KONUM

KONUM

  • Genelkurmay Başkanı Org. Büyükanıt “Güvenliğin Yeni Boyutları ve Uluslararası Örgütler Sempozyumu”nda yaptığı konuşmada, PKK’yi “etnik milliyetçiliğin beslediği faşist bir terör örgütü” olarak tanımladı


    Genelkurmay Başkanı Org. Büyükanıt “Güvenliğin Yeni Boyutları ve Uluslararası Örgütler Sempozyumu”nda yaptığı konuşmada, PKK’yi “etnik milliyetçiliğin beslediği faşist bir terör örgütü” olarak tanımladı. Egemenlerin PKK’yi tanımlamak için bugüne kadar birçok nitelemeyi kullandığı biliniyor ama Büyükanıt tarafından ilk kez ‘faşizm’ vurgusu yapılması dikkat çekti.
    Özellikle darbeci generaller tarafından “darbenin sivil uzantıları” olarak tanımlanan çevreler tarafından yapılan ve kendini solcu, demokrat, ilerici olarak tanımlayan yüzbinlerce kişinin “laikliği savunmak” adına katıldığı mitinglerin gerçekleştirildiği bir dönemde Büyükanıt’ın faşizm söylemini kullanmasının bir anlamı/hedefi olduğu açıktır. Bu söylemle “şeriat tehdidi”ne karşı “laikliği savunmak” adına yedeklenen geniş halk kesimlerinin Kürt halkının, barış ve demokrasi güçlerinin istemlerine karşı da gerici politikalara yedeklenmesi amaçlanmaktadır. Mitinglere katılanların önemli bir kesiminin 12 Eylül faşist darbesinin doğrudan veya dolaylı mağdurları oldukları göz önüne alınırsa, Büyükanıt’ın PKK için ‘faşist’ vurgusunu yapmasının bu kitleleri ‘kazanmaya’ yönelik bir söylem olduğu daha anlaşılır hale gelecektir.
    Faşist darbeyi gerçekleştiren güç odağının başında bulunan ve siyasete yaptığı müdahalelerle bu geleneği sürdüren Büyükanıt’ın, bu politikalara karşı demokrasi için mücadele eden güçleri faşist olarak göstermesi, Nazi Almanya’sının Propaganda Bakanı Göbbels’in uyguladığı yöntemleri hatırlatmaktadır. Evet, faşizm “etnik milliyetçi”dir, ırkçıdır. Bir yandan sınıf mücadelesini maskelemek için “ulusal birlik” propagandasını yapar, öte yandan ezilen milliyet ve azınlıklara karşı dizginsiz bir saldırganlığı, şovenizmi kışkırtır. Faşizm üzerine en kapsamlı çözümlemeleri yapan Marksist önderlerden Dimitrov, faşizmin “kendini hangi biçimde tanıtırsa tanıtsın ve hangi yollardan yönetimi ele geçirirse geçirsin (…) dizginlenmemiş bir şovenizm ve işçi sınıfı ve emekçilerin örgütlülüğü ve mücadelesine yöneltilmiş azgın bir saldırı düzeni”(*) olduğunu söyler.
    Türkiye’de egemenler onyıllarca Kürt halkının varlığını inkara dayalı gerici-ırkçı politikalar uyguladılar. Yürütülen mücadele ve bölgede yaşanan değişimler sonucu Kürtlerin varlığının tanınmak zorunda kalındığı süreçte ise, Kürt halkı hep bir “tehdit unsuru” olarak görüldü, gösterildi. Önceki dönem Genelkurmay başkanı olan Özkök, Kürtleri “sözde vatandaş” ilan etmişti. Genelkurmay’ın ülkenin geleceğine yön vermek amacıyla gerçekleştirilen 27 Nisan Muhtırası’nda “Ne mutlu Türküm diyene! demeyen herkes düşman” olarak ilan edilmişti. Kürt sorununun demokratik temelde barışçıl yöntemlerle çözülmesi yönündeki istemlere şiddetle karşılık verilmekte; sorun, bir “terör sorunu” olarak gösterilerek “PKK’ye operasyon” meselesine indirgenmektedir. Büyükanıt, sorunu “etnik milliyetçilikten beslenen faşist bir terör örgütüyle mücadele” sorunu olarak tarif ettiğine göre, artık her fırsatta dillendirdiği Kandil’e, Kerkük’e operasyon, legal Kürt siyasetinin, basın yayın organlarının baskı altına alınması, ezilmesi meşru hale gelmektedir.
    Büyükanıt’ta en somut ifadesini bulan gelenekselci egemen güçler, “faşizme karşı mücadele” adı altında, kendi yasalarını bile hiçe sayan dizginsiz bir faşist terör politikasını dayatmaktadır. Polisin 1 Mayıs’ta İstanbul’da işçi ve emekçilere uyguladığı terör yetersiz bulunmuş olacak ki, hükümet ve muhalefet el ele polisin “suç işlenmesini önlemek” adı altında sınırsız yetkilerle donatıldığı yasayı Meclis’ten geçirdiler. Dayatılan politikalar ve çıkarılan yasalarla tam da Dimitrov’un tarif ettiği “işçi sınıfı ve emekçi halkların örgütlülüğü ve mücadelesine yöneltilmiş azgın bir saldırı düzeni” oluşturmaya çalışılmakta; bunun önündeki engellerin ortadan kaldırılmasına yönelik müdahaleler yapılmaktadır. Faşist propaganda ve müdahalelerle geniş halk kitlelerinin gerici politikalara yedeklenmeye; ülkenin geleceğinin gerici şoven güçlerin çıkarları doğrultusunda belirlenmeye çalışıldığı bir dönemde, emek, barış ve demokrasi güçlerinin bir ‘halk cephesi’ olarak birleşmesi bir ihtiyaç olmanın ötesinde bir zorunluluk haline gelmiştir. Kürt sorununun barışçıl demokratik çözümü, gerçek bir laiklik, halkların kardeşçe yaşadığı bağımsız demokratik bir ülke ve emekçilerin insanca yaşam koşullarına sahip olacağı bir gelecek için mücadele eden, bu mücadelenin bileşeni olan güçlerin bu yönde adım atılması konusunda gösterdikleri/gösterecekleri her tereddüdün gericiliğin hanesine artı olarak yazılacağı bilinmelidir.
    (*) G. Dimitrov, Faşizme Karşı Birleşik Cephe, sf. 91. Evrensel Basım Yayın.
    Çetin Diyar
    www.evrensel.net