06 Haziran 2007 00:00

ARASIRA

Kahramanmaraş’ta bir süre önce gerçekleşen Öz-İplik-İş Sendikası’nın kongresinde, işçi sendikalarında çok az görülen bir şey yaşandı.

Paylaş

Kahramanmaraş’ta bir süre önce gerçekleşen Öz-İplik-İş Sendikası’nın kongresinde, işçi sendikalarında çok az görülen bir şey yaşandı.
Mevcut yönetime ve sendikacılığa tepki duyan işçiler, patron işbirlikçisi ve uzlaşmacı sendikacılığa olan tepkilerini, kongrede, kendi içlerinden seçtikleri işçilerden oluşan yeni bir yönetimi işbaşına getirerek ortaya koydular. Bunu başaran işçiler ne kadar farkındadır bilinmez ama Öz-İplik-İş Maraş Şubesi’nde gerçekleşen şey, bugün ülke genelinde işçi hareketi ve sendikal mücadelenin önündeki en büyük engeli aşmak ve ilerleyebilmek bakımından yol gösterici, önemli bir örnektir.
Yalnızca Maraş ve yanı başındaki Antep’te, buralarda en yaygın işkolu olan tekstildeki sendikal örgütlülüğün ne düzeyde olduğuna ve yaşanan sendikal mücadele deneyimlerine bakarak sendikaların, işçilerin mücadele örgütü olmaktan ne kadar uzaklaştığını görmek mümkün. Tekstilde 60 bin civarında işçinin çalıştığı Antep’te, 3 sendikaya (Disk/Tekstil, Teksif, Öz-İplik-İş) üye toplam işçi sayısı 2 bin 500 civarındadır. Bundan birkaç yıl öncesine kadar bu sayı bunun 3-4 katıydı. Patronların hiçbir yasa, kural tanımayan uygulamaları, sendikal örgütlenmenin önündeki engeller vb. şüphesiz sendikal örgütlülüğün bu durumda olmasının göz ardı edilemez nedenlerindendir. Ancak bütün bu engeller ve saldırılar karşısında sendikaların görevlerini yaptığını söylemek de mümkün değil. Sendikacılar, bu eleştiriler karşısında çoğunlukla başvurdukları gibi “Mevcut yasalar ve işverenlerin rekabet edememe ve kriz gerekçeleri, üretimi başka yerlere taşıma gibi yollara başvurmaları karşısında ancak bu kadarı yapılabilir” şeklinde bir savunma yapabiliriler. Eğer sendikacılığı ve sendikaların rolünü yalnızca yasalarla sınırları çizilmiş, patronların rekabet ve üretim koşullarının el verdiği oranda pazarlık yapma faaliyeti olarak anlayacak olursak, bu haklı bir savunma olarak kabul edilebilir. Bu durumda işçilerin çalışma koşullarının daha da ağırlaşması ve ekmeğinin daha da küçülmesi karşısında, patronların “işlerinin düzelmesi”ni ve daha insaflı olmalarını beklemek dışında yapacak bir şey yok demektir.
Ne var ki sendikacılar böyle düşünse de işçiler böyle düşünmüyor ve bütün bu olumsuzluklara ve sendikalara olan güvensizliklerine karşın yine de örgütlenmekten vazgeçmiyorlar. Örneğin Antep’te yalnız son iki yıl içinde 10’a yakın işyeri, örgütlenmek için sendikaların kapısına dayanmış ve birçoğunda da yetki almaya fazlasıyla yetecek çoğunlukta üyelik gerçekleşmiş olmasına karşın hepsinde de başarısız olunmuştur. Hemen hepsinde ortaya konan sendikacılık pratiğinin ortak noktası ise şudur: İşçileri ve onların örgütlü gücünü olabildiğince hiçbir işe karıştırmamak. İşten atmalar, istifaya zorlamalar gibi uygulamalar karşısında bazen işçilerin talep etmesine rağmen yine olabildiğince iş bırakma, direniş vb. eylemlerden uzak durmak. “Biz yetki için başvurduk ve bekliyoruz”, “Genel merkezimiz Ankara’dan takip ediyor”, “Atılan işçiler için dava açacağız”, “Siz merak etmeyin, biz bir yetkiyi alalım her işi halledeceğiz” gibi laflarla işçiyi beklenti içine sokan ve her seferinde başarısızlıkla sonuçlanan bir sendikacılık. Yani yetki almayı, işçilerin atılmasını önlemeyi, iyi bir toplusözleşme yapmayı işçilerin mücadelesiyle, onların örgütlü gücünü harekete geçirerek, onların inisiyatifini geliştirerek başarılabilecek bir iş değil de masa başında yapılan pazarlıklar ve dava açmalarla sınırlı bürokratik yollarla başarılacak bir iş olarak görüyorlar.
Maraş’ta da durum bundan farklı değil. Arsan’da çalışan Öz-İplik-İş üyesi işçiler, birkaç yıl öncesine kadar sendikanın 3 işyerinde daha örgütlü olduğu ve 3 binden fazla üyesi olduğunu söylüyorlar. Bugün bu sayı 600’lere kadar inmiş durumda. Bu ilde yalnızca tekstilde 35 binden fazla işinin çalıştığı söyleniyor ve yalnızca iki işyerinde işçiler sendikalı. Üstelik tıpkı Antep’te olduğu gibi bu sendikalı işyerlerindeki çalışma koşulları da diğer işyerlerinden çok farklı değil. İşçilerin sendikalara olan güvensizliği de aynı keza.
İşte tam da bu yüzden Arsan işçilerinin kongrede ortaya koyduğu bu iradeyi, yalnızca sevmedikleri bir sendikacının yerine daha çok güvendikleri birini başkan seçmek olarak anlamak, eksik ve yanlış olur. Arsan işçileri, bugüne kadar yapılan sendikacılık anlayışına karşı işçilerin gerçekten ihtiyaç duyduğu cesur, kararlı ve işçilere güven veren, mücadeleci, işçilerin birliğini güçlendirecek ve onların ekmeğini büyütecek bir sendikacılık istediğini ortaya koymuştur. Yeni seçilen yönetimden bunu beklemektedir. Yalnız Arsan işçileri değil Maraş’ta kölelik ve sefalet koşullarında çalıştırılan binlerce işçinin de beklentisi budur. Nitekim, ilk kez kongreden sonra değişik fabrikalardan işçiler sendikayı ziyaret etmiş ve sendikada örgütlenmek istediklerini belirtmişlerdir.
Özetle, Arsan işçileri önemli bir adım atmışlardır. Ancak şöyle bir tehlikeyi de hatırlatmakta yarar vardır: Eğer işçiler bundan sonra yapılacakları yalnızca yeni şube başkanının ve yöneticilerin sorumluluğu ve onların inisiyatifine kalmış olarak görürlerse, büyük bir hata yapmış olurlar. Yeni yönetimi işbaşına getiren işçilerin sorumluluğu, yalnızca kongrede oy vererek bitmemiş; tersine, daha da artmıştır. Sendikaya yönelik saldırıların, işten atmaların püskürtülmesi, yeni işyerlerinin örgütlenmesi, eğer yeni yönetimin kendi başına yapabileceği bir iş olarak anlaşılırsa, yönetim değişikliğinin işçilere ve onların mücadelesine bir hayrının olmayacağı bilinmelidir.
Mehmet Türkmen
ÖNCEKİ HABER

Faciaya ramak kaldı

SONRAKİ HABER

Cumhurbaşkanlığı Başdanışmanı Aybet: Gazetecilikten tutuklu yok

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa