GERÇEK

GERÇEK

  • 22 Temmuz genel seçimi için pek çok sendikacı, sermaye partilerinden aday olmak için (aday adayı olarak) başvurdu. Ama bunlardan sadece birkaçı partiler tarafından aday yapıldı.


    22 Temmuz genel seçimi için pek çok sendikacı, sermaye partilerinden aday olmak için (aday adayı olarak) başvurdu. Ama bunlardan sadece birkaçı partiler tarafından aday yapıldı. Seçilecek sıraya konmuş yeni bir sendikacı aday da görülmüyor.
    İşçi aday ise zaten listelerde yok. Başvuru yapan işçi aday adayı da olmadı zaten.
    Halen mevcut Meclis içinde de bir tek işçi milletvekili yok. Önceki Meclis’te de yoktu, ondan öncekinde de, ondan öncekinde de....
    Bu bir rastlantı olabilir mi?
    Partilerin yetkilileri ve propagandacıları, “İşçi vekil yok!” suçlamasına; “Nasıl işçi yok; Bayram Meral, Agah Kafkas, İzzet Çetin gibi vekiller işçi değil mi? Dün de Sadık Şide, Emin Kul işçi değil miydi” diye itiraz edeceklerdir.
    Elbette ki değil. Onlar, işçilikle bağları onlarca yıl önce kesilmiş sendika yöneticileridir ve partiler de onları sendika yöneticisi oldukları için, sendika yöneticileri içinde de işçilerden çok sermayeye hizmette başarılı oldukları için listelerine almışlardır.
    Ancak burada asıl sözünü etmek istediğimiz; ortalıkta halk için, işçi için, emekçi için yanıp yakıldıklarını söyleyerek dolaşan sermaye partilerindeki işçi düşmanlığıdır. Çünkü onların adayları içinde, örnek olsun diye bir kişi bile işçi aday (bu listelerde bir tek kamu emekçisi, bir tek üretici köylü de mevcut değildir) yoktur. Bunu belki bilerek yapmıyorlar. Deyim yerindeyse genlerine işlemiş olan işçi ve emek düşmanlığı onları, özel bir kasıt olmadan da böyle davranmaya zorlamaktadır.
    Bu partilerin aslında, aralarında sıkı bir kan bağı bulunan sendikacılara bile böyle cimri davranmasının da nedenleri vardır. Örneğin bir ilden alınacak 3-5 bin oy için bile başka partilerden transferler yapan, kendileriyle onlarca yıldır politik olarak çatışmış kişileri listelerin ön sırasına koymaktan çekinmeyen partiler, birkaç yüz bin kişilik konfederasyon ve sendikaların yöneticilerinin üstünü kolayca çiziveriyorlar. Bu tutum, partilerin sendikacı düşmanlığını değil ama kesinlikle sendikacıların aşırı bir itibar yitimi içinde olduğunu gösteriyor. Çünkü partiler ve onların kurt liderleri biliyorlar ki kendilerinde “aday olayım” diye başvuran sendikalcılar, bırakalım sınıfın tümünü, kendi üyelerini bile temsil etmemektedir. Onun için de partiler, kendilerine çok yakın birkaç “süs” dışında sendikacılar için aday listelerinde “yer kavgası” yapmak istemiyorlar. Gerçek de aslında budur. Çünkü sendika yöneticileri (az sayıda gerçek sendikacı dışında), zaten işçiler arasında bir itibara sahip değildir. Dolayısıyla işçiler, sendika lideri aday oldu diye eski partisine değil de kendi sendikacısının aday olduğu partiye oy vermeye yönelmemektedir.
    Çünkü işçi görmüştür ki sendikacılar Meclis’e gittiklerinde, işçilerin değil patronların isteklerini savunan politikalara destek vermekte, en ileri gideninin bile işçi haklarıyla ilgili savunması, sadece bulunduğu partinin izin verdiği sınırlar içinde ve “muhalefet olsun” sınırları içinde kalmaktadır. Ki bu kadarını sendikacı kökenli olmayan vekiller de zaten yapmaktadır. Son beş yılda CHP’den ve AKP’den giren sendikacıları gördük. Hiçbir konuda işçilerin talebi diye bir araya gelip ortak tavır almadılar. Birileri CHP, ötekiler AKP ne diyorsa onu yaptılar.
    Kaldı ki sendikacılar da zaten aday olurken işçilerin adayı olarak girmekten kaçınmakta; aday olmak istediği parti yöneticilerinden icazet aramakta, işçiler karşısında da herhangi bir yükümlülüğe girmemektedir. Türkiye’de ne yazık böyle bir sendikacılık ve politik mücadele kültürü gelişmiştir. Oysa özellikle gelişmiş kapitalist ülkelerde bir sendikacı; gerici bir partiden de aday olacak olsa, kendi üyelerinin desteğini alacak bir tutumla hareket eder; işçi haklarını kendince savunacağına dair işçilere söz verir. Gireceği parti içinde de arkasındaki bu işçi desteği ile iyi kötü bir şeyler yapmak ister. Ama Türkiye’de sendikacılar, işçilere hiç de başvurmadan aday olmaktadırlar. Çünkü eğer böyle yaparlarsa, ‘işçileri politika yapmaya teşvik etme, ortak bir sınıf tavrı almaya çağırma suçunu işleriz’ diye düşünmektedirler. Bu yüzden sendikacı adaylar da tıpkı öteki adaylar gibi parti üst yönetimlerine yakın olmak için çaba harcamakta; sermaye partilerinin kurduğu “aday adayı piyasası”na atılmaktadırlar.
    Ancak onca yeni aday adayı sendikacının hiçbirinin seçilecek bir sıraya konmamış olması bile, artık bu yolun sendikacılar için de iflas ettiğini, sendikacıların sermaye partileri nezdindeki itibarının sıfırlandığını göstermiştir. Ama en çok da işçi düşmanlığının tüm sermaye partilerinin genlerine işlemiş bir karakter olduğunu bir kez daha gösteren bir süreç olması bakımından, yaşananlar önemlidir.
    İ. Sabri Durmaz
    www.evrensel.net