ZEUS SUNAĞI

ZEUS SUNAĞI

  • Akdeniz coğrafyasında bütün bitkiler, özellikle ağaçlar, insan gibi canlı varlıklar olarak algılandı hep. Çünkü onların gövdelerinde ve yapraklarında, Driyad denen peri kızları yaşardı


    Akdeniz coğrafyasında bütün bitkiler, özellikle ağaçlar, insan gibi canlı varlıklar olarak algılandı hep. Çünkü onların gövdelerinde ve yapraklarında, Driyad denen peri kızları yaşardı! Bu güzel mi güzel peri kızları, yarı tanrıçaydılar ve bedenlerinde yaşadıkları ağaçla birlikte onlar da gün gelip ölürlerdi. İnsan bedenleri gibi onlar da toprağa karışıp özsuya dönüşürlerdi. Sonra da bu özsuyu, kökleriyle emip onunla beslenen diğer bitki bedenlerine geçerler; böyle böyle yaşamlarını sonsuzca sürdürüp giderlerdi... Geceleri karanlık bastığında; yaşadıkları o gür ormanlardaki ağaç bedenlerinden ayrılıp el ele tutuşan bu peri kızları, hafif hışırtılarla, yaşam denen o evrensel hazineyi ürpertici bir sevinç cümbüşüne dönüştürürlerdi... Çünkü ağaçların ve bitkilerin de aşkları, sevinçleri ve gözyaşları vardı insanlar gibi... Bu coğrafyada ağaç; hem kutsal hem de insanların en yakın yoldaşı olarak algılanırdı hep. Soylu ozanların alınlarını defne dalından, yengi kazanmış sporcularınkini ise zeytin dalından çelenklerle süslerlerdi... Zaten ağaçlardaki, bitkilerdeki, ırmaklardaki peri kızları ve tanrılar; sanatçıların yapıtlarında, yaşam sevinciyle çığlık çığlığa buluşurlardı. Ormanların bol olduğu ve korunduğu Akdeniz coğrafyası, bu nedenle olsa gerek, hep yaşama sevincini dillendiren tiyatrolar ve stadyumlarla bezeliydi..
    Gene Anadolu’da, ağaçlara balta vurulduğunda onların kanlarının aktığı, ağlayıp inledikleri düşünülürdü. Ormanlar; çoluklu çocuklu ağaç ve bitkilerin barış içinde, kardeşçe yaşadıkları ülkeler ve halklar olarak algılanırdı. O yüzden, “bir orman gibi kardeşçesine yaşamayı” özlerdi soylu ozanlar... Buna karşın Mısır coğrafyasında, örneğin orman yokluğu yüzünden yaşam ve ölümsüzlük; mumyalanıp mezarlara, ehramlara gömülmüştü hep.
    Çiçeklerle ilgili olarak güzel Kliti’nin serüveni, yüzyıllar boyu dillerden düşmedi. Kliti, yaşadığı yörenin en güzel kızıydı. Bazen ailesiyle bazen de arkadaşlarıyla birlikte kırlarda gezer tozar; çiçeklerle böceklerle oynaşır, sonra da çimlerin üzerine uzanıp gün boyu gökyüzünü ve orada ağır ağır yol alan güneşi izlerdi... Kısacası güneşe ve onun ışığına âşıktı güzel Kliti! Ne var ki uzun süre izleyemezdi onu; çünkü gözleri yanar sulanırdı... Bir süre sonra sevip âşık olduğu güneşin, atlı arabasında tanrı Apollon’un olduğunu öğrendi... Bu arada Kliti’ye tutulan Apollon da onun gözlerini yakıp sulandırmaz oldu. Ve Kliti de her gün Apollon’u gözleriyle akşama dek izlemeye ve karşı dağın arkasına çekip giderken ertesi sabah buluşmak üzere vedalaşmaya başladı... İşte böyle böyle, sırılsıklam âşık olup bakışlarını ayıramadığı güneş tanrısı Apollon da hep beni gözleriyle izlesin diye, bu güzel kızı sapsarı bir çiçeğe dönüştürdü. Ve bu yeni çiçeğe, “güneşçiçeği” adını taktı yöre halkı. Ama kimileri de “ayçiçeği” diyordu ona. İşte bu sarı çiçek, ta o zamandan beri güneşten yüzünü ayırmaz oldu...
    Güzel Kliti’nin bu serüveniyle birlikte, Driyope ile İole adlı iki kız kardeşin serüvenleri de hiç düşmezdi dillerden. Bu kardeşlerden Driyope, evliydi ve bir de bebeği vardı. Bir gün bu iki kardeş, bebeği de yanlarına alıp testileriyle birlikte köyün ortak pınarına gittiler. Kucağındaki bebeğiyle oynarken Driyope, yanında tepeden tırnağa çiçek açmış mersin ağacından bir dalı çekip koparıverdi! Doğrusu ya, bunu neden yaptığının ayırdında da değildi... Ne var ki dalın koptuğu yerden ağacın kanı olan özsuyun damla damla akmaya başladığını görünce ağacın bedenindeki Driyad’ı istemeden öldürdüğünü hemen anladı! Korkuya kapılıp kucağındaki bebeğiyle birlikte canhıraş koşmaya başladı. Ama pek fazla uzaklaşmamıştı ki beline dek aniden toprağa gömüldü... Bir eliyle çocuğunu sıkıca tutmaya çalışırken öteki eliyle de “Eyvah ben ne yaptım” diye saçlarını yolmaya başladı... Ne var ki eline bakınca, bir tutam mersin yaprağı vardı saç yerine avucunda... Ağlayan bebeğini emzirmek isteyince de memelerinin katılaştığını ve sütünün kesildiğini gördü! Yanına koşarak gelen kızkardeşi İole; gittikçe dal budak sarıp ağaçlaşan kız ardeşine sarılıp hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Az sonra da bütün bedeni kabuk sardı Driyope’nin! Zar zor; “Hiç de günahım yok benim” diye bir şeyler söylemeye çalıştı... “Çocuğumu kucağımdan alın hemen! Bir sütnineye verin. Sık sık gelip dallarımın altında, gölgemde koşup oynasın; burada yanımda büyüsün! Ama ağaçların dallarını, yapraklarını koparmasın sakın! Onlar da benim gibi bir anadır...” Sözlerinin burasında sustu... Çünkü kabuk yüzünü, dudaklarını da sarıp kapatmıştı...
    Driyope de artık bütün ağaç kardeşleriyle birlikte yapraklarını avuçiçi gibi açıp gün ışığıyla besleniyordu. Gene onlar gibi çiçeklenip meyveleniyor; dallanıp budaklanıyordu... Gölgelerimizde bütün çocuklarımız oynayıp büyüsünler, bizi hep sevsinler diye...
    Yaşar Atan
    www.evrensel.net