UNUTMA DEFTERİ

UNUTMA DEFTERİ

  • Kul Hüseyin’in miydi, bozkırın göğsünde burgaçlanan insan iniltisi: “Buna dünya derler hepisi geçer/ Hangi günü gördün akşam olmamış.” İnsan, çaresizliğinden bu kadar engin bir umut çıkarır. Keder bu kadar güçle, bu kadar tevazuyla


    Kul Hüseyin’in miydi, bozkırın göğsünde burgaçlanan insan iniltisi: “Buna dünya derler hepisi geçer/ Hangi günü gördün akşam olmamış.” İnsan, çaresizliğinden bu kadar engin bir umut çıkarır. Keder bu kadar güçle, bu kadar tevazuyla inanır yaşamaya. İnanmak bu kadar baskın gelir hayıf duygusuna. Üstelik bu “kolay” bilgiyi bize söylemek zorunda olmanın mahcubiyetini bu kadar saygıyla sezdirerek… Yenilmişlerin hayatında ucu sonsuzluğa varan bir yarın olacaktır hep; bugünü bir iyiliğe taşıyan, acıdan güven duygusu yaratan bir yarın… Bu yarın, “bir kuru hayal” değildir; hayatın diyalektiğine ilişkin bir arif bilgisidir. Otlarda, ay ışığında, akıp giden suda, taşların sesinde sonsuzluğu gören insanın, kendini doğaya ekleme, bir başka ifadeyle kendini sevme arzusuna ilişkin bir çaresizlik bilgisidir. Bugünü olmayan insanı, yarından başka ne ayakta tutabilir ki? Yoksa biz hepimiz, ilk zorluğun zehriyle bütün bir hayatı kötürüm ederdik. Bize söylenen ilk yalanda biterdi insan. İlk gözyaşı ölüme kadar yıkardı dünyayı. İlk sevgiden öte gidemezdi kalbimiz. Tanık olduğumuz ilk ölümden sonra göğüs kafesimizde bir tabutla varırdık mezarlığa. Dağıstan’da Avarların mezar taşlarına yazdığı şu sözü, biz alnımıza kazırdık: “Yüz yaşına kadar yaşadı ama bu dünyaya gelmedi…”
    Gün akşama döndü. İçimde, uzayan gölgelerle menevişlenen bir geçmiş. Yalnızlıkla yavaşlamış bir şimdi. Kirpiği kaşına değmeyen bir gelecek. Zaman bir tek eşyada sürüyor. Sürmek değil bu, pul pul dökülen heves. Ucu vazgeçmeye varan bir yılgınlık, bir gönül yorgunluğu. Dünya etimde ürperiyor. “Ben nerede değilsem orada mutlu olacakmışım gibi gelir” mi diyordu Baudelaire. Bir insana bir söz söylemek istiyorum. Ne olursa olsun. Bir insandan bir söz duymak. Yoksa varlığımı duymayacağım. Yoksa kalbim bir kötülüğe düşecek. Gidip kalabalığa teslim olacağım. Yoksa acı duyma yetimi yitireceğim. Kalktım yürüdüm. Sokaklar, bahçeler dolusu bir ilkyaz. Sabah ayrı çiçekleniyor, akşam ayrı. Gülhatmiden zeytin ağacına bir ışıklı bir gölgeli iki gülümseme. Sonsuzluk parmaklarımın ucunda yanıyor. Ağaç değil, salkım salkım toprağa değen bir güneş. Uzak bir denizde uzak bir kadın, göğüsleriyle gamzeler açıyor suya. Kumların ana rahminde iki gecikmiş çocuk… Zaman, aşktan ödünç alınmış bir dünya mucizesi. Taşlar kanatlanıyor. Aklımın ortasında kıpkırmızı bir nar ocağı; kadının ağzı halka halka büyüyor gecede. Sözleri henüz ipek. Frenk incirlerinden bir avludayız. Ay ışığı, suçluluk duygusunu kurtarmış gündüzün elinden. Dağ, yatağımızı almış göğsüne sermiş. Ayrılık şarkılarda bile yok. Dünyanın bütün kadınları, bütün erkekleri gövdemizde can buluyor. İç içe geçmiş iki halka, geçmiş ve gelecek; hayal ve hatıra; suç ve sevinç. İnsan döner döner yalnızlığını severmiş. Bunu o gün kim bilebilirdi ki…
    Akşam oldu. Kadın denizden çıktı. Sarı bir zamana kapandı kapılar. Gülhatmi sustu. Ay ışığı puslu bir hançer. Yarının lambaları yandı evlerde. Sokak, sahipsiz bir hayal. Kendinden başka her şeyi konuşuyor kalabalık. Ey üç zamanı birden zehirleyen gerçek… Odalarda bir yılkı atı Kul Hüseyin’i söylüyor: “Hangi günü gördün akşam olmamış.” Evet, akşam oldu… sen olmasan da…
    Şükrü Erbaş
    www.evrensel.net