cızırtı

cızırtı

fox yolunu buldu



Fox kanalı bu işi beceremeyecek diyorlardı da benim inanasım gelmiyordu. Koskoca Fox bu, dünyada 75 kanalı 175 gazetesi olan en büyük patronun kanalı. Türkiyeli seyircinin de kafasını ütüleyecek bir şeyler bulur diyordum.
Başlarda gayet sıkıcı bir kanal tasarlamışlardı. Olabilir, insanlık hali. Çağan Irmak filmleri yayınlıyorlar mesela. Sinemada çok izleniyor diye. Halbuki televizyona vurdu kırdı lazım, teröristler Amerikan başkanını öldürebilecek mi, gerizekalı aşıklar niye kavuşamayacak, böyle filmler lazım. Hepsi de Amerikan icadıdır üstelik. Ellerinde gırla. Yok, Çağan Irmak. Magazin konuşuyorlar mesela, ama dan dun ekrana gelip giden yazılarla değil, sakin sakin stüdyo ortamında. Öyle olunca “Farklı bir şey yapıyoruz, seviyeli kanalız” havasına girmişlerdi. Ne oldu? Herhalde patron kulaklarını çekti, “O kadar masraf ettik, izlenecek bir şeyler yapın” dedi. Magazin aleminin en pahalı transferi yapıldı. Şenay Düdek 120 milyar maaşa Fox’a geçti. 360 kağıdı da peşin vermişler. Oysa Kanal D’de 25 milyar gibi mütevazı bir paraya çalışıyormuş.
Bu transferden önce fark etmiştim, şarkıcı yarışmasında çok başarılı bir Amerikan yöntemi uyguladıklarını. Ne de olsa Amerikan kanalıdır, bakmayın yüzde 25 ortak dediklerine. O yöntem de, reyting için her yol mübah yöntemi.
Şimdiye kadar bütün şarkıcı, dansçı, sirkçi (Tuğba Özay en son “Sirk sanatını ülkeye sevdirdiğimiz için mutluyum” diyordu) seçen yarışmalarda bir duygu sömürüsü mutlaka oldu. Hep de olur. Kimi annesine ev almak için yarışmaya girmiştir, kimi çocuklarına bakmak için dansöz olmuştur falan. Kendi için bir şey isteyen namerttir.
Fox’un Bir Dilek Tut yarışmasında, bu programın formatı haline gelmiş. Gayet güzel yedirmişler içine. Her yarışmacı, doğrudan duygu sömürüsüne konu olan hikayesiyle gündeme geliyor. Adı mesela Ahmet değil, sıfır beş Ahmet de değil, “Kardeşinin parmaklarını ameliyat ettirmek için yarışan Ahmet”. Öteki “Hasta annesine ve beş kardeşine tek başına bakmak zorunda olan Leyla” filan... Her yarışmacı sahneye çıkıp her haftaki standart şarkısını söylemeden önce, sunucu “Dilerseniz bu arkadaşın hikayesini hatırlayalım” diyor ve duygusal filmi izliyoruz. Arkada hisli bir müzik. Anne ağlıyor, herkes perişan. Abartmadan anlatıyorum, gerçekten programın formatı bu.
Üstelik bununla bitmiyor. Jüride bir magazinci olmasının avantajını kullanıyorlar. Hani normalde jüri üyeleri “Yanlış girdin”, “Detone oldun”, “Kıvırmadın”, “Çorabın rengi olmamış” diye kızarlar ya yarışmacılara. Bunlar “Kocan seni dövüyormuş, niye söylemiyorsun” diye kızıyor! “Anlat anlat” diyor, “O morluğun hikayesi ne” diye sıkıştırıyor. Çok başarılı.
Aynı magazinci işte transfer ettikleri, Şenay Düdek.
İşte Amerikan televizyonculuğunun ülkemize katkısı budur. Aydın Doğan’ın değerini bilemeyip 25 milyara süründürdüğü, şarkıcı yarışmasından uzak tuttuğu kadın, uyanık Amerikan kanalı tarafından baş tacı ediliyor. Kendi içimizdeki cevheri bulup çıkartıyor adamlar. Bir de sevmezler Amerika’yı.
Niyeyse?

işte yakaladım
Haftalardır gözüm bir yerden ısırıyordu. Sonunda tanıdım.
Ihlamurlar Altında dizisinde, Aslı diye hasta bir kızcağız var. Onun doktoru, birkaç haftadır çıkıp birtakım açıklamalar yapıyor.
İşte gözümün bir yerden ısırdığı kişi oydu.
Daha önce nerede görmüşüm dersiniz? Oya Aydoğan ile Tarık Pabuççuoğlu’nun sundukları bir gündüz programı vardı. Ahu ile Meriç ikilisinin karşısına çıkmışlardı.
Orada neredeyse üç ay, kız babası bir adam ile evlenmeye çalışan iki kadın vardı. Kadınlardan biri daha önce evlenmemiş, onun da anne faktörü vardı.
Diğerinin de asabi bir oğlu vardı, önceki evliliğinden.
İşte bu doktor, o oğlu olan kadındı.
Bu programların hepsinin bir senaryo olduğu kaç kez söylendi. Ama kanıtlanamadı, onlar da kabul etmediler tabii. Fakat bu oyuncu kadın, belli ki bir ajansa kayıtlı, böyle çağrıldıkça küçük rollere giden biri. Çok belli oluyor. Gündüz programında evlenmeye çalışan kadın ya da “Nişanlınıza iyi bakmanız lazım” diyen doktor arasında bir fark yok pek.
Ama çok yalan söylüyorlar, onun hesabı nasıl verilir bilemem.

KAMPANYA - herkesin dilini rahat bırakın!
Medyaya “Fethullahçı” deseniz, ayağa kalkarlar. Olur mu öyle şey, derler. Ama cemaatin dünyanın dört bir yanında kurduğu okullardan getirdiği gençlerle “Türkçe olimpiyatı” yapmasını alkışlamaktan avuçları patladı. En iyi Türkçe şiir okuyan, Türkçe şarkı söyleyen gibi kategoriler vardı. Ama yarışmacılar, Afrika’dan, Asya’nın öteki ucundan vs. çeşitli ülkelerden gelmişti. Dolayısıyla yöresel kıyafetleri ve akıcı Türkçeleriyle ilginç, renkli bir görüntü oluşturuyorlardı.
Samanyolu Televizyonu zaten olimpiyatın her anını canlı yayınlamak dışında, SMS oylarıyla bu yarışmaları düzenleyen taraftı. Bütün kanallar da haber bültenlerinde bu gençleri gösterdiler, konuk ettiler.
İlk bakışta “Ne kadar güzel” diye düşünüyor insan. Tamam, dilimiz çok güzel bir dil. Dünyanın her yanından merak etsinler, öğrensinler. O da güzel. Ama işin ucunu “Dünya Türk Olsun”a vardırmamak lazım. Kimse başka bir şey olmasın. O Afrikalı çocukcağızın kendi dilinde okuyacağı şiir çok daha kıymetlidir bana sorarsanız.
Vietnamlı çocuğun söylediği “Ham Çökelek” türküsü, Kırgız kızın okuduğu Türkçe şiir kadar yanı başındaki Kürdün bir cümlesine de ilgi gösterse ya bu televizyonlar...

Çağdaş Günerbüyük
www.evrensel.net