Fotoğraf: Evrensel

duyun, dövün, doyun, düğün!

Düğün, bir masalın son bulduğu noktadır: “Onlar erdi muradına...” Yabancı masallarda bu son, “Ve sonsuza kadar mutlu yaşadılar”dır. Bu nokta yeni bir yaşamın eşiğidir...



Türk Dil Kurumu’nun sözcük araştırmalarının, kurultaylarının mizah konusu yapılacak kadar ciddiye alındığı yıllardı. Dönemin mizahı da öyküye dayanıyordu. Bu tür gırgır öykülerden birinde “düğün” sözcüğünün kökü araştırılıyordu. Düğün sofralarını düşünenler, bu sözcüğün doymaktan türediğini iddia ediyordu. Ötekiler bir mutluluğun, yeni bir yuvanın kuruluşunun bildirilmesi amaçlı bu törenin adının, duymaktan türediğini savunuyordu. O sıra biri, düğünün davul dövmenin değişik söylenmesinden türediğini yumurtlayınca, yeni evli bir üye dayanamayıp yakınmaya başlıyordu: “Düğün sözü gerçekten dövün sözcüğünden türemiştir. Ama bu dövme davul dövmeyle ilgili değildir. Damada seslenilir burada... Dövün damat dövün, özgürlüğün elden gitti. Başına gelecekler var, dövün!” Çocuk aklım bu feminist şakayı kavramamış/anlamamış ki düğün denildikçe öyküyü anımsarım.
Düğünlerin yemekli oluşu, belki de çiftlerin mutluluğu için dua edilmesini kolaylaştırmak içindir. Dede Korkut Öyküleri’nden birinde, beyin karısı eşine; “Tepe gibi et yığdır, göl gibi kımız sağdır, aç görürsen doyur, yalıncak görürsen giydir. Belki bir ağzı dualının duasıyla muradımıza ereriz” der. Eski metinlerde toy diye anılan da böyle bir düğün türü olmalı. Tatar düğün türkülerinden biri “Seydi Osman sarayda boygan da boyga, sen nişanda yok idin hoş geldin toyga” diye başlar (Sözcükleri yanlış yazıyor olabilirim). Bizim dilimiz, yabancı sözcükleri bünyesine alırken aynı anlama gelen sözcüklerle ilişkilendirerek, anlamını güçlendirir. İkisi de aynı anlama gelen “ter ü taze”de olduğu gibi... Masalların sonundaki “toy düğün ettiler” deyimi de böyle oluştu belki.

Gelin ağıtları
Düğün, bir masalın son bulduğu noktadır: “Onlar erdi muradına...” Yabancı masallarda bu son, “Ve sonsuza kadar mutlu yaşadılar”dır. Bu nokta yeni bir yaşamın eşiğidir. Romeo ile Juliet, Kerem ile Aslı, Leyla ile Mecnun, Ferhat ile Şirin, Mem ile Zin bu noktaya gelemedikleri için dillere destan olmuşlar... Geçimsizlikler, aile içi çekişmeler, geçim zorluklarına giden yolda bir uğurlama törenidir düğün. Sonu kötü biten evliliklerde oğlan tarafı kız tarafı çekişmelerinin ilk adımları bu törende atılır: “Ay neydi o eniştenin hali...” diye başlanıp nerelere uzanan dedikodulara, bir de davetlilerin burun bükmeleri eklenir.
Ünlü fıkradır; her düğüne bir kusur bulanları dinleye dinleye kızını gelin ettiğinde ne yapacağını kara kara düşünen bir zengin varmış. Düğünü yönetenlere demiş ki “Şu sürüyü düğüne ayırdım. Her gelen yiyip içsin, giderken bir yarım koyun verin.” Misafirler giderken “Bu ne cimrilik” demişler “insan tam koyun verir, oldu olacak.”
Düğün bir masalın sonudur dedimse, “kız beğenme, isteme, söz, nişan, nikah” aşamalarının yüklerini düşünerek de dedim. Eski düğünlerde, çeyiz askıları, gelin hamamları, kına geceleri var. Kına gecesinde de gelin ağlatmaları.

Tuz kabını tuzsuz koyan
Koca evi ıssız koyan
Anasını kızsız koyan
Gelinim kınan kutlu olsun
Dirliğin tatlı olsun!
Gelin bu sözleri dinlerken ağlayacak ki gittiği evde gülsün... Bu sözlerle ağlamadı mı daha dokunaklısı var:
“Sen artık bu evlere gelemezsin
Serenden ekmek alamazsın..”
Gelin ağıtları bir değil beş değil de “Ak elime mor kınalar yaktılar, kısmetim yok gurbet ele sattılar, on iki yaşımda gelin ettiler” diye başlayanı bugün de yürek burkar.
Eski İstanbul düğünleri
Düğün geleneklerinden söz ederken geneli ölçü almaya çalışıyorum. İstanbul’da da, Anadoluda da gelinin getirdiği eşyaların görüldüğü çeyiz askısı var, gelin hamamı, kına gecesi... İstanbul’da gelin ağlatma var mı bilmiyorum. Ama düğün ertesi, bir paça günü var. Yalnızca evli kadınların katılabildiği, gelinin “paçalık” denen gelinlik gibi özel bir elbise giydiği, alnının yan tarafına yapıştırılan tek elmasla süslü olarak bulunduğu bir tören. O yemekte de özel biçimde pişirilmiş paça (koyun ayağı) yeniyor. Bir de kaymak... Bence düğün yemeğine kesilen hayvanların paçaları değerlendiriliyor. İyisi mi konuyu baştan alalım:
Eski düğünlerin uzun sürdüğü bilinir. İstanbul düğünleri üç gün sürer, “gelin hamamı, kına gecesi, yüz yazısı ve paça günü“ aşamalarından oluşurmuş. Çarşamba günü gelin; ailesi, arkadaşları, davetliler ve çengilerle bir hamamda yıkanır, eğlenirmiş. O akşam kına gecesi yapılır, misafirler kahve ve şerbetle, çevresine mumlar yapıştırılmış tepsi ve tabaklardaki meyve ve şekerlemelerle ağırlanırmış. Gelin, ellerinde renkli balmumları taşıyan genç kızların arkasından koluna girmiş iki kişinin eşliğinde ortaya getirilir, kına yakılıp süslenirmiş. Kına, yalnız bir süs aracı değil, bir mikrop öldürme aracı da. İstanbul’da geline yakılan kına biçimlerinin bugünkü döğme meraklılarını kıskandıracak ölçüde biçimli oldukları söylenir. Şair-Besteci Leyla Saz, kınanın gelinin avuçiçlerine çiçek ya da ay yıldız, parmaklarına yüksük biçiminde düzenlendiğini anlatır anılarında. Bunun için şekilli kağıtlar, küçük tülbent parçaları kullanılırmış. Ayaklara yakılan kına biçimine “yaprak kına” denirmiş. Bunun nedeni, topuğa konan kınanın ayağın üstünden ayrılarak sarılan bir kurdeleyi andırmasıymış.
İstanbul düğünlerinin bir özel günü de “yüz yazısı”. Yüz yazısı denilen gün, perşembe günü, gelinin süslendiği düğün günüdür. Gelinin yüzüne, ustaları tarafından özel bir zamkla çiçekler yapılır, tel parçaları ve elmas parçaları yapıştırılırmış. Gelinin yüzüne yapıştırılan bu elmas parçaları ve gelinin tacı, bazen de elbisesi “kaldırılırmış” (kiralanırmış). Bu işle uğraşan “başlıkçı”lar varmış. Gelinlikler renkli ve işliymiş. İkinci Abdülhamid’in kızlarından biri giymiş, ilk batı tipi beyaz gelinliği. Sonradan yaygınlaşmış. Gelin odası, kumaşlar, şallar, askılarla süslenirmiş. Bu günün akşamı düğün gerçekleşir, gelin damadın evine gidecekse ana babasının elini öpüp beline gayret kuşağı bağlandıktan sonra alıcılarca düğün evine götürülürmüş. Elbet kız tarafı da. Damat içgüvey ise o zaman kızın evine gelirmiş.

Gören maşallah desin!
Her iki durumda da “koltuk” töreni yapılır, gelinin bir koluna damat, bir koluna yenge girer, davetlilerin arasından başına paralar şekerler atılarak “gören maşallah desin” sesleri arasından geçirilirdi. (Sanırım düğün salonlarının yaygınlaşmasına kadar sürdü bu. Ben de seyirci oldum.) Bu tören yürüyüşü gelin odasına kadar sürer, gelinle damadı baş başa bir iki dakika bırakan yenge, “yağı bala kattım” sözüyle davetlilerin yanına dönerdi. Bu törenin görücülükle yapılan evliliklerde, hele Cumhuriyet öncesinde epey önemi vardı. Gelin, damadı ilk kez yakından görür, damat da becerebilirse gelinle iki söz konuşurdu.
Düğünde davetlilere belli bir saatte yemek verilir, bu yemeğe davetliler yaş sırasına göre çağrılırmış. Bu ziyafette sunulanlar düğün çorbası, düğün eti, pilav ve zerde ise “kaba yemek”, bu yemeklere sebze ile börek katılırsa “ince yemek” diye adlandırılırmış. (Anadolu düğünlerinde de her şehirde bir yemek sırası vardır. Yemeklerin olmazsa olmazları vardır, yöreden yöreye değişen.) Düğün sazla, çengiyle, ikramlarla ikindiye kadar sürer, ikindiye doğru önce misafirler sonra da kız yanı/gelinin yakınları ayrılırlarmış düğün evinden.

Güvey alayı
Gelinle damadın kavuşması/gerdek, düğün gecesi gerçekleşir biliyorsunuz. Önce düğün akşamı erkek davetlilere düğün yemeği verilir. Sonra damat, davetliler ve arkadaşlarıyla çevredeki bir camiye yatsı namazına giderdi. Ali Bey’in 1897 yılında geçen “Letafet” adlı oyununda, bir güvey gezdirmesi töreni yer alır. Aralarında kolluk görevlisi olan yeniçeri ağasının da bulunduğu davetliler, süslenmiş büyük meyve tepsileri/tablaları ile ilahi okuyanların eşliğinde cami ile ev arasında, bir ‘u’ çizerek gezineceklerdir. Yeniçeri ağası, damadın namaza gitmek için acele etmesiyle alay ederek “O kadar külfetle donattığımız tablaları herkes görmeli, o güzel sesli ilahicilerimizi alem işitmeli. Yoksa evlendiğin neye yarar!” der. Bu cümle, düğünün gösteri yanını belirtmesi bakımından önemli.
Tulumbacılardan biri evlendiğinde güvey alayının önünde takım sandığının feneri, arkada mumlarla süslü bir tepsi gider, damat evine arkadaşlarının şu şakacı şarkısıyla götürülürmüş: “Araya araya buldum belayı/ Sen de seyret efendim bu edayı.” Üstelik alay, evin kapısına geldiğinde damat çevik davranıp pabucunu ayağından atıp içeri girebilirse ne âlâ. Yoksa arkadaşlarının yumrukları altında turşuya dönermiş.

Bin bir çeşit gelenek
Düğün gelenekleri her bölgede değişir. Davetiye yerine kimi işe yarar armağanlar gönderilirmiş. Galiba İstanbul’da bunun için mum kullanıldığı da olurmuş. “Gönül aydınlığıyla gelin” demekmiş.
O günlerden günümüze; “Gelmeni ben mi istedim” anlamında, “Kırmızı dipli balmumuyla mı çağırdım” sözü kalmış. Bir süre öğretmenlik yaptığım Pomak köyünde demet demet kır çiçeğiyle çağrı yapılırdı. Yoksuldular. Gelinin yakın arkadaşı/“ahret”i, bir ağaç dalını yaldızlı kağıtlar, kurdelelerle süsler, karemelalar, sigaralar bağlar, gelin odasına koyardı.
Padişah kızı düğünlerinin minyatürlerinde alay önünde giden nahılları hatırlamıştım. Osmanlı’da düğün ve şenliklerde kullanılan simli ipler, aynalar altın yaldızlı, meyveler, çiçekler ve değerli taşlarla, gümüş yapraklarla bezeli ağaca benzer dev süslerin adıydı nahıl..
Gelenek üzre kadınlar ayrı erkekler ayrı eğlenir, kızların oynayışını görmek için delikanlılar ağaç tepelerine, duvar üstlerine çıkarlar, beğendikleri kızın ayaklarına elektirik feneri sıkarlardı. Kimi zaman oyun havasını söyleyen işaret verirdi:

“Döne döne oynuyor ağbeyimin çakırı.”
Düğünler bana, genç ölülerimizi anımsatsa, gözlerim dolsa da seviyorum gençlerimizin düğünlerini.
Kadın erkek ayrı da olsa, herkesin yaşıtıyla ayrı günlerde eğlendiği Eskişehir düğünlerini de özlüyorum. Elbet misafir olmayı. Yoksa kendi adıma düğünsüz evlenmeyi seçmiştim 40 yıl önce. Kız tarafı, erkek tarafı, bir de gelinle damadın arkadaşları diye üç grup davetliyi ağırlamak kolay iş mi?

Sennur Sezer
www.evrensel.net