seçimlerde emeğin sesi yükselmeli

22 Temmuz seçimleri yaklaştıkça kamuoyundaki seçim tartışmaları araretleniyor. Gündemde hep günümüz meseleleri... Milletvekili transferleri, arkadan 4 Haziran’da açıklanan aday listeleri.



22 Temmuz seçimleri yaklaştıkça kamuoyundaki seçim tartışmaları hararetleniyor.
Gündemde hep günümüz meseleleri... Milletvekili transferleri, arkadan 4 Haziran’da açıklanan aday listeleri.
Ancak moda deyişle “trend”ler çabuk değişiyor; bir bakıyoruz dış politika, uluslararası ilişkiler, Meclis’teki temsil sorununun önüne geçivermiş.
Medyada da sürekli siyasal analiz yapılıyor. Milletvekili adayları, üniversite öğretim görevlisi, gazeteci-yazar, emekli asker ve diplomat, stratejist, televizyon yorumcusu, eski politikacı... Genellikle bilimsel bilgiye dayanmayan yorumlar, basmakalıp düşünce, önyargı ve inançlar sergileniyor.
Sanki her konuda fikir beyan etme zorunluluğu var!
Eğer kimileri demokrasi ve çok seslilik paravanı altında kafa karıştırmaya çalışıyorsa o başka. Ama bu kimin işine yarar?

Asıl konular geri planda kalıyor
Öte yandan bir konu üzerine fikir beyan etmemek, kişinin o konuya ilişkin bir tavrı, duruşu olmadığı anlamına gelmez. İyi bilmediğimiz konularda susmamız gerekmez mi? Bu, özellikle siyasi sorumluluğu olan kişiler için geçerli değil midir?
Asıl meseleler ise gündeme getirilmiyor. Uzmanların dikkat çektiği gibi “siyaset yapısının demokratikleşmesi” ile ilgilenilmiyor. “Anayasa, siyasal partiler ve seçim yasalarının demokratik ilkelere göre değiştirilmesi”ne politikacılarımız yanaşmıyorlar.
Seçim gündeminde yer alan ekonomik ve sosyal alanlardaki politikalar da netlikten uzak. Farklı siyasi eğilimlerde olduklarını iddia eden partiler arasında, bu konuda bir farklılık olmadığını görüyoruz.
Bugünkü hükümeti ele alalım. Ekonominin yolunda gittiği beyan ediliyor. İyi de, bu neden halkın yaşamına yansımıyor?
Sendikasızlaştırma, kayıt dışının artması, kazanılmış sosyal hakların budanması, bu hükümet zamanında yaşanmadı mı?
Yoksulluğa “yardım paketleriyle” çözüm aranmadı mı? Yoksulluk sınıf temelinde ele alındı da biz mi fark edemedik?
Serbest piyasacı diğer partiler de meydanlara çıkıp koruyucu pozlarını takınarak halkın sorunlarına çözüm bulacaklarını vaat ediyorlar.

Acaba?..
Ekonomiyi halkın yararına değiştirebilirler mi? Serbest piyasanın mantığı buna izin verir mi? “Kamu yatırım politikası”na, işçi ve emekçilerin taleplerine karşı, bugün de uluslararası pazardaki rekabet zorunluluğu öne sürülmüyor mu?
Yazgımız piyasaya teslim edilmişse bir kez... (“Devlet ekonomiden elini çeksin!” deniyor.)
Demek ki bu partilerin, dini siyasette kullanmayacakları vaadi de tartışmaya açık. Bir hükümet; iş, eğitim, sağlık, emeklilik vb. alanlardaki işlevlerini yerine getiremiyorsa, insanlar haliyle yeni dayanışma biçimleri aramayacak mıdır? Ülkemizde son 20-25 yıldır yalnızca cemaat dayanışmasına dayalı örgütler değil, yoksullara yardım yapan sivil toplum örgütleri nasıl oluştu?
Yoksullaşmadan din, miliyetçilik gibi unsurları siyasete alet eden çevreler de yararlanmaya bakıyor. Yığınların, yardımlara aldanıp bu güçleri desteklemelerine şaşmamalı. Günümüzün kültürel ortamının da buna elverişli olması, sistemin sorgulanmasını, sisteme karşı mücadele ve dayanışmayı gerektiren bilincin kazanılmasını zorlaştırıyor.

Halkın güvenini kazanmak
‘80 darbesi sonrasında toplumun depolitize edilmesine yönelik siyasi girişimler de meyvelerini vermeye başladı.
Ancak kitlelerin sisteme yönelik eleştiri refleksleri yok olmuyor.
Seçimlerde, emeğiyle geçinen sıradan vatandaşlar olarak bizler de pekala serbest piyasacı güçlere direnebiliriz. Kuşkusuz emekçi tabanlı partiler, sendikalar, meslek kuruluşları, emekten yana tüm ilerici çevrelerin işbirliğiyle...
Küresel kapitalizm köylü, işçi, emekçi... emeğiyle geçinen kesimin, ev işlerini ücretsiz yapan ev kadınlarının sırtından büyük kârlar elde ediyor.
Tarım, sanayi, hizmet sektörü, evde çalışan kadınlar... Siyasetten dışlanmış kesimlere ulaşmak, siyasete ilgiyi artırmak gerekir.
Ama önce halkın güvenini kazanmak... Halka gerçekleri görmesi için yardımcı olmak, sistemin alternatifinin olduğunu anlatmak... Bunun için de, tarihsel gelişmemizin Batı’dan farklı olduğu gerçeğini göz önünde bulundurmak... Sağ-sol ayrımı bir yana, parti programlarımızın, kapitalizmin en gelişmiş biçiminin yaşandığı ülkelerin parti programlarından farklı oluşu bile farkı görmeye yeterli. (Örneğin onlar laikliği tartışmıyorlar.)
Halkın gereksinimlerini doğru saptamak da önemli. Örneğin, bir toplumun geleceğini belirleyecek olan eğitim alanındaki yeni teknolojiden toplumun küçük bir bölümü yararlanıyor. Artık insanlar koşulların değiştiğini, “bilgiye dayalı ekonominin” tüm dünyada yaygınlaştığını görüyor; gelenek ve göreneklere aşırı bağlı kesimler bile çocuklarını bilgi temelli istihdama uygun eğitim veren çağdaş okullarda okutmayı istiyor.
Serbest piyasacı partilerden bu konuda harekete geçmeleri beklenebilir mi? Ama halkın talebiyle en azından ücretsiz bilgisayar kursları yurt genelinde yaygınlaştırılabilir.
Gelelim seçim sonrasına: Nasıl bir manzara ile karşılaşacağımızı şimdiden bilemeyiz.
İşçi ve emekçileri neler bekliyor? Örneğin ertelenen yasalar! Görünen o ki, yasal kazanımları koruma, artırma ve uygulamadaki aksaklıklarla mücadelenin sürdürülmesi, seçimden sonra daha da zorlaşacak.
Demek ki; işçi ve emekçilerin seçimlerden mutlaka güçlü çıkması gerekiyor.
Sermaye partileri kırsal kesimi, gecekondu ve varoşları henüz ele geçiremediler. İşçiler, emekçiler yorgun ama bezgin değil. Geniş kitleler yoksullukla boğuşuyor. Bir bölümü AKP’li belediyelerin himayesinde hayatta kalmaya çabalıyor.
İnsanların özgüvenini geri getirecek, toplumda umutları yeşertecek söylemlere gereksinim var. Yılgınlığa kapılmak için ise bir neden yok. Yapılması gereken, sermayenin-paranın gücü karşısında işçi, emekçi, emeğiyle geçinen, serbest piyasanın mağdur ettiği tüm kesimlerin birleşmesi değil mi?
Tepkilerimizi sandığa yansıtmalıyız.
Dileğimiz, halkın gerçek temsilcilerini Meclis’te görmek. Bunun için bir an önce emekten yana görüş temelinde bir birlikteliğin oluşturulmasını bekliyoruz.

Tülin Tankut
www.evrensel.net