MEDYADA GEÇEN HAFTA

Gazetecilik pratiğinin her yanıyla tartışılması gereken günler geçiriyoruz. Seçim haberlerinden “terör” meselesine, patronların işlerinin haberlere etkilerinden magazin yoğunluğuna kadar birçok şeyin sorgulanması gerekli.


Gazetecilik pratiğinin her yanıyla tartışılması gereken günler geçiriyoruz. Seçim haberlerinden “terör” meselesine, patronların işlerinin haberlere etkilerinden magazin yoğunluğuna kadar birçok şeyin sorgulanması gerekli. Ama görünüşe göre durumdan memnun olanlar da varmış.
Hürriyet’in genel yayın yönetmeni Ertuğrul Özkök, bir “medya tabusu” ile ilgili ilginç bir yazı yazdı. Dedi ki: “Abdi İpekçi ve Uğur Mumcu zamanında, “gazetecilik” ve “gazeteler” daha mı iyiydi? Türkiye’de böyle bir önyargı var. İtiraf edeyim kırılması da çok güç.”
Yazının devamında bu “önyargıyı” tartışmaya yanaşmış ama bunun nedenlerine dair en ufak bir yorum yapamamıştı. En fazla “simit çay ideolojisinin hakim olduğu günler” gibi kendince espriler de yapmaya çalışmıştı. Neden insanların o günlerin gazetelerine dair, daha doğrusu gazeteciliğine dair olumlu fikirleri olduğu konusunda yorum bile yapamıyordu, bugünün en meşhur genel yayın yönetmeni. Özellikle yorum yapmamak gibi bir kastı yoksa, belli ki bunun nedenlerini anlamaktan uzak.
Bugün medyayı tartışırken en çok nelerden söz ediliyor? Patronlarla hükümetin birbirine nasıl bağlanıp haberciliği bu ilişkilerin yönlendirdiği mesela… Son haftalarda internette en çok dolaşan yazı, bunun çok güzel bir örneği. Yılmaz Özdil’in geçen ay Sabah’ta köşesinde yazdığı yazı şu:
“Aralık 2000, Hürriyet. İşsizlik geriledi, yüzde 5.6’ya düştü.
Ekim 2001, NTV. İşsizlik geriledi, yüzde 8.5’e düştü.
Aralık 2002, Takvim. İşsizlik geriledi, yüzde 9’a düştü.
Eylül 2004, Milliyet. İşsizlik geriledi, yüzde 9.3’e düştü.
Mayıs 2005, Vatan. İşsizlik geriledi, yüzde 9.5’e düştü.
Temmuz 2005, Radikal. İşsizlik geriledi, yüzde 10’a düştü.
Aralık 2005, Zaman. İşsizlik geriledi, yüzde 10.3’e düştü.
Aralık 2006, Sabah. İşsizlik geriledi, yüzde 10.4’e düştü.
Mart 2007, Referans. İşsizlik geriledi, yüzde 10.5’e düştü.
Nisan 2007, Yeni Şafak. İşsizlik geriledi, yüzde 11’e düştü.
Ve...
Mayıs 2007, CNNTÜRK. İşsizlik geriledi, yüzde 11.4’e düştü.”
Haberlerde “geriledi” diye vurgu yapılmasının bir tek nedeni olabilir, okuru öyle olduğuna inandırmak. Hem de olmadığı halde. Böylece ortada hükümetin bir başarısı varmış gibi göstermek. Yıllardır oynanan oyunun çok küçük bir örneği yalnızca.
Ne diyorduk? Vaktiyle gazetecilik daha mı iyiymiş? Böyle bir karşılaştırma yerine, çok değil bundan birkaç onyıl öncesinin gazetelerinin neden hâlâ böyle olumlu hatırlandığını bir düşünmeli. Özkök’ün özellikle gazete isimlerinden çok gazetecileri hatırlaması da ilginç. Çünkü “Kalemini kır, ama satma” Türk basınının usta kalemlerinden bize kalan bir fikri miras. Abdi İpekçi’nin, Uğur Mumcu’nun ya da diğerlerinin eleştirilecek çok yanı var belki ama gerçek gazeteciliği temsil etmelerinin bir nedeni var. Medyaya tekellerin egemen olduğu ve patronların her şeyi yönlendirdiği çağda, bir genel yayın yönetmeninin bunu anlamaması, ya da anlamazlıktan gelmesi de doğal.
“Medya gazeteciliği” sözünün bile “insafsız bir karalama” olduğunu söylüyor Özkök. O derece şikayetçi. Bugünün gazeteleri için söylediği olumlu ifadeler de ilginç: “Bugünün gazeteciliği, çok daha rekabetçi, çok daha mükemmeliyetçi, çok daha araştırıcı, çok daha renkli ve hayata çok daha yapışıktır.” Teknik olanaklarla, hızla ilgili bir şey söylemiyor, geçmişin deneyimlerinden, hatalarından öğrenilenlerden de söz etmiyor. Onun yerine piyasa ağzıyla yapılan pazarlama teknikleri, “rekabetçi” vs. lafları... İyi ki “araştırıcı” sözcüğünün de yolu aynı cümleye düşmüş. Yoksa “Bugünün gazeteleri” öznesini çıkarıp “Bugünün deterjan şirketleri” ya da “Bugünün tekstil firmaları” deseniz sırıtmayacak.
Aslında ülkede sürekli gerilen siyasi atmosferden, tehlikeli sınır ötesi operasyon tartışmalarından ve medyanın burada ne kadar sorumsuz bir rol oynadığından söz etmek gerekirdi. Ama geçmişin gazetecilik örneklerinin Özkök’te yarattığı rahatsızlık da çok şeyi açıklıyor.
Cezaevi gerçeği!
Amerika’da bizde pek örneğine rastlanmayacak garip bir olay oldu. Dünyanın en zengin kadınlarından biri olan, daha çok skandallarıyla tanıdığımız Paris Hilton, cezaevine girdi. Tahliye edilmesi de uzun sürmedi ama biz de onunla birlikte bütün cezaevi sürecini yakından yaşamak durumunda kaldık.
Çünkü bizim gazetelerin birinci sayfalarından hiç inmedi, ana haber bültenlerinin dışına düşmedi. Bu zengin aile kızı önce alkollü araç kullandığı için ehliyetine el konmuş, sonra da birkaç kez ehliyetsiz araç kullanırken yakalanmıştı. 45 gün hapis cezasına çarptırılmıştı. Ama iyi haldi, sağlık sorunlarıydı derken beş günde bırakıldı. Sonra tekrar içeri alınıp psikiyatristle görüştürüldü...
Haberlerde gördük, “İşte Paris Hilton’un kalacağı oda”. F Tipi Cezaevleri’nin tartışılmaya başladığı dönemde, uzmanların, kitle örgütlerinin bütün karşı çıkışına rağmen medya “Otel odası gibi” diyerek propagandasını yapmıştı hücrelerin. İlkin onu hatırlatıyor insana. Ama Paris Hilton’un gördüğü merhametin, ilginin yüzde birini kendi cezaevlerimizde yatan hükümlülere göstermediler, esirgediler.
Daha birkaç ay önce, binlerce abonesi olan AP ajansı küçük bir deney yapmıştı. “Paris Hilton haberleri olmasa da olur mu” diyerek abonelerine Hilton’la ilgili ne bir fotoğraf, ne haber geçmişti. Bir tane bile telefon alıp “Nerede bu Paris Hilton” sorusuyla karşılaşmadıklarını açıklamışlardı.
Bu hafta bizim medyanın verdiği sınav da bu oldu. Cezaevi meselesine yoğun ilgi, ama Hilton’un olunca...
www.evrensel.net