KONUM

KONUM

  • Cumhurbaşkanlığı seçimine yapılan Genelkurmay merkezli müdahalelerle, ülke 22 Temmuz’da yapılacak bir ‘olağanüstü’ seçim sürecine sokulmuştu.


    Cumhurbaşkanlığı seçimine yapılan Genelkurmay merkezli müdahalelerle, ülke 22 Temmuz’da yapılacak bir ‘olağanüstü’ seçim sürecine sokulmuştu. Müdahaleleri gerçekleştiren güç odaklarının, ülkeyi seçime götürmekle yetinip kaderlerine razı olmayacaklarını; seçim sürecinde ve sonrasında da gelişmelere müdahale etme tutumu içinde olacaklarını daha önce belirtmiştik. Bugün Genelkurmay, bölgedeki operasyon ve çatışmalar kullanılarak, Kürt sorunu üzerinden müdahale ve kamplaşmaya yeni bir boyut kazandırmaya yönelik adımlar atıyor/attırıyor.
    Geçen yılın ekim ayında aydınların çağrısıyla PKK tarafından ateşkes ilan edilmişti. Genelkurmay Başkanı Büyükanıt, sorunun barışçıl yollarla çözülmesi çağrılarına “Dağdaki son terörist yok edilene kadar mücadelemiz devam edecek” sözleriyle yanıt vermişti. Bahar aylarıyla birlikte bölgeye askeri yığınak yapılmaya, on binlerce askerin katılımıyla operasyonlar düzenlenmeye başlandı. Eğer bir sorunun çözümünün savaş ve şiddet politikalarında aranmasında ısrar edilirse kayıpların yaşanacağı bilinmez değildir. Nitekim son günlerde asker cenazeleri üzerinden bütün ülkede “şehitlere ağlama”, “şehitlerin öcünü alma” söylemleriyle halklar arasında düşmanlık yaratılmaya, Türk halkını savaş politikalarına yedeklemeye yönelik arayışlar gerçekleştirilmektedir. Kürt sorunu bakımından önceki dönemlerde yaşananları bir tarafa bırakarak, sadece son yirmi yıldaki gelişmeler üzerinden değerlendirme yapmak gerekirse; aklı başında hiç kimse, bu meselenin savaş ve şiddet politikalarıyla çözülebileceğini söyleyemez. Bu bakımdan hangi taraftan olursa olsun bu çatışmalarda yaşamını yitirenler, sorunun halkların çıkarları temelinde çözümüne ayak direyen; savaş politikalarından beslenen gerici güç odaklarının kurbanları olmaktadır.
    Anafartalar Çarşısı’nda patlatılan provokasyon bombası ile daha önce “şeriat tehdidi”ne karşı alanlara çıkan/çıkarılan geniş halk kesimleri, bu kez “teröre karşı” birleşme söylemiyle gerici politikalara yedeklenmeye çalışılmaktadır. Daha iki üç ay önce eski Mit’çilerden, ‘Bin Operasyon’cu Ağar’a ve darbe şefi Evren’e kadar geniş çevreler, bugüne kadar Kürt sorununun “terör sorunu” olarak değerlendirilerek yanlış yapıldığını söylüyorlardı. Bugün gelinen noktada, Kürt sorununu “terör sorunu” olarak görmeyen herkes ‘vatan haini’ ilan ediliyor. Sorunu çözecek bir şeymiş gibi ‘sınır ötesi operasyon’ üzerinden tartışma sürdürülüyor. Oysa daha önce defalarca yapılan geniş kapsamlı sınır ötesi operasyondan sonuç çıkmadığını, bugün yapılacak bir operasyondan da farklı bir sonuç çıkmayacağını herkesten önce bölgede kolordu komutanlığı da yapmış olan Genelkurmay Başkanı Büyükanıt bilir. Ama amaçlanan, sorunun çözümü değil ülkenin geleceğinin kendi çıkarları temelinde belirlenmesi için kullanılmasıdır. Genelkurmay ve başta CHP olmak üzere etrafında toplanmış bulunan güçler, sınır ötesi operasyon üzerinden yürüttükleri tartışma ile hükümeti sıkıştırmak, Kürt halkı üzerindeki baskı ve şiddeti artırmak ve Türk halkını gerici politikalarına kazanmak istemektedir. Yaratılan hava üzerinden Hakkari, Siirt ve Şırnak illeri üç aylık ‘Geçici Güvenlik Bölgesi’ ilan edildi. Atılan adımın bununla sınırlı kalmayacağı; yaratılan gerginlik ve tırmandırılan çatışmalarla bütün bölgede yeniden OHAL koşullarının dayatılacağı, beklenmez bir durum değildir. AKP Hükümeti, yaratılan gerici şoven havaya ve dayatılan politikalara teslim olmuş durumdadır. Başbakan Erdoğan, bir yandan sorunun diyalog yoluyla çözülmesi yönünde mesaj veren Barzani’yi kastederek “Aşiret reisi ile görüşmem” açıklaması ile gerici söylemlere sarılmakta, öte yandan OHAL benzeri uygulamalar konusunda Genelkurmay’a yetkiyi hükümetin verdiğini söyleyerek soruna yaklaşım konusunda aynı noktada bulundukları mesajını vermektedir.
    Genelkurmay, geçtiğimiz günlerde yaptığı ve “terör olaylarına karşı Türk milletini kitlesel karşı koyma refleksini göstermeye” çağırdığı açıklama ile tartışma ve müdahale sürecine yeni bir boyut getirdi. Müdahalelerin “sivil” ayağını oluşturan ve daha önce ‘cumhuriyet mitingleri’ni gerçekleştiren kurumlar son çağrı üzerine yeniden harekete geçti ve ilki 24 Haziran’da Çağlayan’da olmak üzere “Terörü Protesto” mitingleri yapılması için hazırlıklara başlandı. Bu mitingler ile “Ne mutlu Türküm diyene, demeyen herkes düşmandır” anlayışı, bütün topluma empoze edilmeye çalışılacak. Bu girişimin linç politikalarını daha ileri bir boyuta taşımaya, Türk-Kürt düşmanlığını kışkırtmaya hizmet ettiği/edeceği açıktır.
    Bugün dayatılan bu tehlikeli politikalara sessiz kalmak, ülkenin geleceğini şiddet, savaş ve düşmanlıklara teslim etmek anlamına gelecektir. Bu bakımdan bazı emek örgütlerinin “gerginlik ve ayrışmayı körükleyecek tutumlar yerine demokratikleşme yönünde adım atılması”na yönelik çağrısı anlamlıdır. Bu çağrı emek, barış ve demokrasiden yana en geniş çevrelerin katılımıyla genişletilmelidir. Önümüzdeki seçim sürecinin, savaş politikalarını ülkenin geleceği olarak dayatanlar ile barış ve demokrasi için mücadele edenler arasında bir seçim haline geldiği görülmeli; bu temelde en geniş halk kesimlerini savaş cephesine karşı demokrasi cephesine kazanmaya yönelik bir tutum ve mücadele anlayışı geliştirilmelidir.
    Çetin Diyar
    www.evrensel.net