UFUK

  • Türkiye, içeride baskıcı dışarıda bağımlı bir rejim olmanın sıkıntısını onlarca yıldır yaşıyor. Bu seçim sürecinde, Türkiye’nin sürüklendiği koşullar görünürde birçok etken tarafından belirlense de aslında...


    Türkiye, içeride baskıcı dışarıda bağımlı bir rejim olmanın sıkıntısını onlarca yıldır yaşıyor. Bu seçim sürecinde, Türkiye’nin sürüklendiği koşullar görünürde birçok etken tarafından belirlense de aslında, rejimin bu özellikleri kendisini alttan alta hissettiriyor.
    2005 yılı Newrozu’nun ardından dönemin Genelkurmay Başkanı’nın “sözde vatandaşlar” sözü ile başlayan süreç, Cumhuriyet gazetesine bomba; Danıştay’a saldırı, Hrant Dink cinayeti, Ankara’da bomba ve son olarak İstanbul Bakırköy’de patlayan bomba ile devam etti. Cumhurbaşkanlığı krizi sürecinde öne çıkarılan “irtica tehdidi”, bugün “bölücü tehdit” saptamalarıyla desteklenerek sürdürülüyor. Genelkurmay’ın internet sitesinde yapılan gece yarısı açıklamaları “e-muhtıra” sözünü siyaset dilimize soktu ve bu biçimde yapılan açıklamaların arka arkaya gelmesi “e-muhtıra”yı da artık popüler bir siyaset argümanına dönüştürdü. Bundan sonra, bütün televizyon ve gazetelerin gece nöbetçileri, bilgisayarlarında TSK’nın internet sitesini bir pencere olarak hep açık tutmak ve yeni bir “muhtırayı” atlamamak için sık sık göz atmak durumundalar. Hafta sonuna yakın saatler, piyasa ve borsa dengesi de gözeten bu açıklamalar için uygun bulunan anlar olduğu için, özellikle cuma akşamları gözünüz TSK’nın internet sitesinde olacak.
    Bunun yanında bir de bu seçimlerde 165 adayın başvurusunu reddeden YSK, haberciler tarafından mutlaka izlenmeli, Anayasa Mahkemesi de hiç ihmal edilmemeli. Bir de Yargıtay Cumhuriyet eski Başsavcısı Sabih Kanadoğlu’nun “muhtıralara” hukuksal argüman sayılan yeni bir makalesinin manşete taşınıp taşınmadığını görmek için de Cumhuriyet gazetesi atlanmamalı.
    Bu sürecin “düşük yoğunluklu” siyaset araçları olan bu kurum ve özneleri izlemeden, bu dönemin siyasal hareketlerini sağlıklı algılamak zor. Ancak tüm bunlar aslında, rejimin tıkanıklığına zemin oluşturan temel özelliklerin üzerinde şekillenen hareketler.
    Türkiye bugün gerçek anlamda laik bir rejime sahip olsaydı ve Kürt sorununu kendi iç meselesi olarak ele alma cesareti göstererek, onun gerektirdiği adımları atmış olsaydı bugün yaşanan olaylar yaşanır mıydı?
    Jeopolitiğini ABD’ye pazarlayarak güç olma sevdasının, ABD’nin o kapıyı kapalı tuttuğu durumlarda nasıl yansıdığını görmek isteyenler ABD’nin etkin gazetelerinden Washington Times’da dün Tülin Daloğlu imzasıyla yayımlanan köşe yazısındaki şu saptamaya bakabilirler: “Türk hükümeti ve askerler, karar yetkisinin kimde olduğunu araştırmayı sürdürürken Türkiye’nin caydırıcılık kabiliyeti sorgulanıyor; gerçekten, oldukça zayıflamış bir devlet görüntüsü veriyor.”
    ABD ve Irak yönetiminin onay verdiği dönemlerde Türkiye sınır ötesi operasyon yapabiliyordu, ancak bugün bu kapılar kapanınca “caydırıcılık” açısından zafiyet içinde olan bir devlet görüntüsü çıkıyor. Yani güç, sınır ötesine operasyon düzenleme yeteneği ile eşit hale getirilince, onun doğal sonucu olarak böyle bir saptamaya ulaşılıyor.
    Ancak sonuçta tüm bunlar, Türkiye’nin bugünü ve geleceğini ABD’nin bölgesel çıkarlarının içinde eritmesine dayalı bir taşeron politikası içinde anlam buluyor. Oysa bunu reddeden ve Kürt sorununun çözümünde demokratik açılımı öne alan bir halk demokrasisi ile yönetilseydik, bu sakat muhakeme yöntemleri de daha baştan çökmüş olurdu. Durum böyle olmadığı için rejim hep içeriye baskı yöntemiyle işlemeye devam ediyor. Kendi “ulusal çıkarlarını” ABD’nin emperyalist çıkarlarına dolgu yapanlar bugün tıkandıkları noktada dönüp içeriye vurmaktan başka çıkar yol bulamıyorlar. Kontrgerilla yöntemleri, ‘e-muhtıralar’, “acaba bu seçim gerçekten olacak mı?” sorularına yol açan siyaset dışı zorlamalar hep bu sakat zeminde yaşam buluyor.
    Çözümün sınır ötesi bir operasyonda olmadığının görülmediği, ABD ile ilişkileriyle yüzleşmeye yönelinmediği sürece bu kısır döngü devam edecek.
    Fatih Polat
    www.evrensel.net