EMEK DÜNYASI

EMEK DÜNYASI

  • İstanbul-Ümraniye’de, emekli bir astsubayın evinde bulunan el bombaları ve öteki patlayıcılar, son birkaç yıldır ortaya çıkan ama üstü örtülen çeşitli çete organizasyonları arasındaki bağlantıyı açıkça gösteren kanıta ...


    İstanbul-Ümraniye’de, emekli bir astsubayın evinde bulunan el bombaları ve öteki patlayıcılar, son birkaç yıldır ortaya çıkan ama üstü örtülen çeşitli çete organizasyonları arasındaki bağlantıyı açıkça gösteren kanıta dönüşmüşlerdir.
    Çünkü bu evden çıkan 27 adet el bombası, Cumhuriyet gazetesine atılan el bombalarıyla aynı seri numarasını takip ettiği gibi, sandıkta sadece üç el bombası eksiktir. Onların da Cumhuriyet gazetesine atıldığı anlaşılmaktadır.
    Burada işin ilginç bir yanı daha kendisini ortaya koymaktadır: “Kuvvacı”lığı ile övünen; “kuvvacıların sesi” olduğunu iddia eden Cumhuriyet’e atılan bombalar, kuvvacı ve “Kuvayı Milliye Derneği”ne üye olan bir astsubayın evindeki bombalarla aynı sandıktan alınmıştır. Ve Cumhuriyet gazetesine atılan bombaların failleri, aynı zamanda Ankara’da Danıştay’a yapılan ve şeriatçı olduğu öne sürülen Alparslan Arslan ve ekibiyle bağlantılıdır. Yani laisizmi bayrak edinen “kuvvacı” astsubay ile Danıştay’a saldırı düzenleyen şeriatçı Alparslan Arslan aynı çete organizasyonunun değişik yüzleridir.
    Elbette sadece bu kadar da değil. Şeriatçı Alparslan Arslan’la “kuvvacı” astsubay, yine Danıştay saldırısı sırasında adı geçen Muzaffer T. adlı emekli yüzbaşı da birleşmektedir. Bu emekli yüzbaşı ve etrafındaki emekli astsubay ve subayların ilişkileri, bir yandan Danıştay saldırısı ve Cumhuriyet’e atılan bombaların failleriyle, öte yandan Atabeyler ve Sauna çeteleriyle Trabzon’dan başlayarak yayılan linç girişimlerine önderlik edenlerle birleşmektedir.
    Bitti mi?
    Hayır!..
    Ümraniye’deki bombalar, Trabzon’dan ihbar edilmiştir; evle ilgili gözaltına alınan iki kişi de Oflu’dur. Olayların üstünü örtmek için yaratılan bilgi tortusunun altına bakıldığında; bu organizasyonun aynı zamanda, Trabzon’daki Rahip Santoro ve Trabzon’dan örgütlenen Hrant Dink cinayetlerinin failleriyle, onların Alperen Ocakları’nın müdavimleri olmasıyla da Malatya’daki üç Hıristiyanın katledilmesi olayında birleştiği görülmektedir. Tarihsel bakımdan da ilişikler Susurluk skandalına kadar uzanmakta; Susurluk’un “dokunulmaz” failleri, bugün de çete organizasyonunun kumanda merkezinde görünmektedir.
    Yani; Cumhuriyet’in bombalanmasından Danıştay saldırısına, Hrant Dink cinayetinden Atabeyler çetesine, Malatya katliamına kadar son yılların bütün karanlık eylemleri, Ümraniye’deki evden çıkan bombalar ve bu bombalar etrafında birbiriyle ilişki kuran emekli subay ve astsubaylar ile onların etrafında tetikçilik yapan, lojistik destek veren “siviller” de birleşmektedir. Ve olayların içinde yer alan kişilerle JİTEM’in kurucusu ya da elemanı olarak adı geçen kimi emekli generallerin fotoğrafları yayınlanmakta, onlarla aynı mekanda ve aynı çevrelerle ilişki içinde oldukları da bilinmektedir.
    Bu ilişkiler açıkça göstermektedir ki çete organizasyonunun ideolojik biçimlenişinde; laik-milliyetçiler (kuvvacı örgütler, olayla ilgili subay ve astsubaylar) ve dinci-milliyetçi, hatta şeriatçılar (Hrant Dink’i, Rahip Santoro’yu katledenler, Danıştay’a saldıranlar, Cumhuriyet’e bomba atanlar) iç içe geçmiş durumdadırlar.
    Hele son zamanlarda laik-şeriatçı kamplaşması zorlaması göz önüne alındığında, çete organizasyonunun “karşıt” ideolojik tutumlara sahip bir bileşime sahip olması inanılmaz görünürse de biraz daha yakından bakıldığında, bu organizasyonun harcının “milliyetçilik” olduğu ve şeriatçı ya da laik olmanın ikincil bir özellik olarak biçimlendiği; hatta provokasyonların inandırıcı olması için çetenin bu yapısının özel bir avantaj sağladığı görülecektir.
    Ortaya çıkan tablo, iki şeyi açıkça göstermiştir: Bunlardan birincisi; din istismarcılığı üstünden politika yapan “dinci-milliyetçiler” ile laisizm istismarcılığı üstünden politika yapan laik-milliyetçiler arasında, gösterilmek istendiği gibi bir karşıtlık olmadığı; tersine eylem ve amaç birliği içinde bulunduklarıdır. İkincisi ise Trabzon’daki linççi, suikastçı organizasyondan Cumhuriyet gazetesine ve Danıştay’a saldıranlara kadar tüm çete organizasyonları, kimi bölgesel özerkliklere sahip olsalar da aslında tek bir merkezden yönetilmektedirler. Ve bu merkez de JİTEM’cilere, onlar üstünden de “özel harp” organizasyonuna bağlanmaktadır.
    Peki hiçbir özel araştırma yapmadan, sadece iki yılda basında ortaya çıkan kanıtların gösterdiği bu tabloyu; savcılar, polis, öteki ilgili kurumlar bilmez mi, görmez mi? Biliyorlar elbette. Fazlasını da biliyorlar. Ama kimi bu organizasyonla içli dışlı olduğu için, kimi de çetelere kol kanat gerenlerin şerrinden çekindikleri için olanları seyrediyorlar.
    Ama bu oyun ve bu çeteler deşifre edilmeden, sorumlularından ve tetikçilerinden hesap sorulmadan, Türkiye’de demokratikleşmenin ilerlemesi de olanaksızdır. Bu da yaşadığımız son yarım yüzyılın dersidir!..
    İhsan Çaralan
    www.evrensel.net