‘kurtarılmış haziran’ın anlattığı

15-16 Haziran’ın edebiyatımızdaki etkilerine bakmadan önce, edebiyatımızdaki işçi-işçi hareketi yansımalarına bakmak gerekli. Bu konuda akla gelen ilk şiirler, Cumhuriyet’le yaşıt...



15-16 Haziran’ın edebiyatımızdaki etkilerine bakmadan önce, edebiyatımızdaki işçi-işçi hareketi yansımalarına bakmak gerekli. Bu konuda akla gelen ilk şiirler, Cumhuriyet’le yaşıt: 1923’te Türkiye’nin üzerinden bir grev dalgası geçmiş, 1 Mayıs’ı genel grevle kutlama kararı, 1923 yılının Mayıs ayında Aydınlık gazetesindeki iki şiirle desteklenmişti. Bu şiirlerden biri, Nâzım Hikmet’in sonradan “Benerci Kendini Niçin Öldürdü” kitabında yer alan şiirdir:
Grev
Stop!
Fren!
Zınkk!
durdu.
Amele
başparmağını tele
dokundurdu.
***
Öteki şiir, Yaşar Nezihe’nin ünlü 1 Mayıs’ıdır:
“Ey işçi!
Mayıs birde, bu birleşme gününde
Bişüphe bugün kalmadı bir mani önünde...
Baştan başa işte koca dünya hareketsiz;
Yıllarca bu birlikte devam eyleyiniz siz
Patron da fakir işçilerin kadrini bilsin
Tazim ile hürmetle sana başlar eğilsin...”
***
Yaşar Nezihe, aynı yılın 7 Eylül’ündeki matbaa işçileri ve mürettipler grevini de Gazete Sahiplerine (18 Eylül, Haber Gazetesi) şiiriyle selamlayacak, patronlara işçinin demirden yapılmadığını, başkaldırmakta haklı olduğunu haykıracaktı:
“Ahen değil işçi, o da patron gibi insan
Patronlara karşı eder elbet grev ilan
Teslim ediniz işçilerin hakkını zira
Etmezseniz, etmez size onlar da müdara
Yoksa bu grev böyle devam eyleyecektir
Beş on kuruşa kimse boyun eğmeyecektir.”

Edebiyatımızda bir kitaba ad olacak kadar ünlü olmuş grev şiiri kuşkusuz Kavel’dir:
“İşime karım dedim
karıma kavel diyeceğim
ve soluğum tükenmedikçe bu doyumsuz
dünyada; güneşe karışmadıkça etim,
kavel grevcilerinin türküsünü söyleyeceğim.”
Hasan Hüseyin’in 1963 yılında 36 gün süren Kavel Direnişi’ni ve bu direnişi gerçekleştiren “Kavel grevcilerini” övmesi, sınıfın tarihi bakımından da doğrudur. Bütün grevler okuldur ve önemlidir ama bu grev, Toplusözleşme Yasası’nın çıkışını hızlandıran bir işaret fişeği olmuştu. Ancak Toplusözleşme Yasası’nın çıkması, işçi hareketlerinin 1965’te kana bulanmasını engelleyemedi. 1965 yılında liyakat primlerinin dağıtılışında haksızlık yapıldığına inanan Zonguldak kömür işçileri, 10 Mart gününden başlayarak ocaklara inmeyi reddettiler. Direnişe katılan işçi sayısı 2 bine ulaştığında, işçinin üstüne jandarma gönderildi. Usulsüz bir grev sayılması gereken hareket, ayaklanma sayılmıştı. Grevcilere ateş açıldı. İşçiler ölülerini vermediği için ölü sayısı tam bilinemiyor, üç ya da bir. Ceyhun Atuf Kansu, adı bilinen işçi için Yön’de bir şiir yayınladı: Mehmet Çavdar’a Ağıt.” Şiir şu dizelerle başlıyordu:

“Ala şafak saat üçtü
Uyanmak güçtü
Karanlık uykusundan yoksulluğun
Ezilmiş bir düştü
Çavdar Mehmet’in düşü...”
Ceyhun Atuf, öldürülen işçiyi “sesi duyulmayan milyonlardan biri”, “arkasız ve kimsesiz kalabalıklardan biri” olarak tanımlıyordu. Bu şiiri Fazıl Hüsnü Dağlarca ve Sennur Sezer’in şiirleri izledi. Şiirimize kömür işçisinin lambasının ışığı düştü uzun süre.
Türkiye’nin işçisiyle köylüsüyle, öğrencisiyle derlenip toplandığı günlerin yankısı da önce şiirde görüldü, “çalışırken aydınlığı karanlığından soyan” işçi şiirleri yaygınlaştı. Dağlarca, “Türkiye bir büyük devrim yolunda” diye müjdeliyordu Görünen Köy adlı şiirinde. “Orda bir köylü ayağı, burda bir işçi kolu” diye harekete katılanları tanımlıyordu.
Sonunda 15-16 Haziran olaylarının şiirini de o yazacaktı ilk:

YÜRÜYEN İŞÇİLER KAPILARINDA İSTANBUL’UN
Yürürüz devrim gününde
Bütün Ulusun önünde
Toprak bu yurt denen toprak
Bu yurt benim elim aya’m
Bu yurt benim elim aya’mla kurtulacak.

İşçi yürür mü yürür ya
Koca illere varır ya
Ağayı beyi görür ya
Kalmadı gerçeğe uzak
Bu yurt benim elim aya’m
Bu yurt benim elim aya’mla kurtulacak.
Ölü girer gecesine
Ulaşır dağ yücesine
Bittim dedim nicesine
Sustular taşlar gibi bak
Bu yurt benim elim aya’m
Bu yurt benim elim aya’mla kurtulacak.

Kişi kişiye kul değil
Neden karanlık al değil
Yeryüzü uzun yol değil
Varılır gökler aşarak
Bu yurt benim elim aya’m
Bu yurt benim elim aya’mla kurtulacak.

Dağlarca, yürüyen işçileri şiirlerinde kimi zaman yalnızca ayaklar biçiminde yansıttı, kimi zaman eylemleriyle; “Eylemin gücü neden büyük” diye sorarak. Ama 15-16 Haziran, bir ilk kitaba ad olmak için 1977’yi bekleyecekti: Kurtarılmış Haziran. Hulki Aktunç, Kurtarılmış Haziran’ın ilk öyküsü “Beyoğlu’nun Kirli Tarihi”nde; Beyoğlu’nu ve bankerler çevresindeki kirli oluşumları anlatırken “Buraya gelebilecekler mi” sorusunu çeşitli dillerde sorup, hareketin gelişmesini habercilerin ve haberlerin anlatımıyla veriyordu:
“Şimdi uzaktalar, köprüdeler, Ankara yolundalar, Londra asfaltındalar, Sanayi mahallelerinin oralarda.//)
Bir kalabalık Cağaloğlu’ndan indi. Ona pek az oralı katıldı. Sirkeci’den Eminönü’ne geldiler. Köprü açık olduğundan Unkapanı’na yöneldiler. Oradaki köprü de açıktı. Böylece Fatih’e döndüler. Aralarında buyruk alıp köprüleri açanlar da vardı.//”
Kuşkusuz bu son cümle kadar gerçekçi biçimde 15-16 Haziran direnişi anlatılamaz:
“Aralarında buyruk alıp köprüleri açanlar da vardı.” Görevini aksatmayan ama işçilik bilincini de koruyan birey... “Nasıl, neden, hangi düzenlemeyle bir araya gelip direndiği” çözümlenememiş, sınıfsal kökenli direnişi belki bu cümle açıklar:
“Ayazağa yolunda da 3 bin kadar işçi vardı. Zincirlikuyu yönünde yürümeye başladılar. Oradaki polis ve asker barikatını yararak Şişli’ye yöneldiler. Ama Şişli’nin surları vardı. O Beyoğlu’nu korur.// Bakırköy ve çevresinden binlerce kişi geldi, Ömüryoğurdu önünde toplandılar. Orada büyük sapaklar vardır. Onlara şiddetli ihtarlar yönetildi. Ama Bakırköy’e kadar yine yürüdüler. Türlü yönlere dağıldılar.// Silahtarağa çevresindeki fabrikalardan birçok işçi çıktı. Eyüp yolunu izledi. Taşlıtarla alanına geldiklerinde onlara çok kişi katıldı. 7 binden fazla oldular. Alibeyköy üzerinden Silahtarağa’ya döndüler. Bir kazan fabrikasının önünde olaylar oldu. Polis Yusuf Kahraman ile İşçi Yaşar Yıldırım, Mehmet Gıdak ile Lokantacı Abdurrahman Bozkurt öldü. Hastaneye kaldırılmış olan İşçi Mustafa Bayram da öldü.//”
“- Ne var ne yok orada?
- Adam madam ölüyor işte buralarda.
- Ne zaman öldü?
- Profilo’da galiba, jandarma ateş açtığında işçi filan ölmüş.
- Alo Namık, teferruatıyla anlatsana ne olur?
- İşçiler yürüyüşe geçiyor.
- Evet.
- Polis saldırıyor, önce polis dağıtıyor, sonra işçiler toplanıp polisi kovalıyor, polis ateş açıyor ve polis kaçıyor sonra.”//
“- Bizim gelenlere tembih et, polis ateş açıyor, dikkatli davransınlar.
- Hı hı.
- Olur mu?
- Olur.
- Olur mu ?
- Olur.”//
“Çayırova’dan, Pendik’ten gelen binlerce işçi, İstanbul’a doğru kurt yasalarının yasal bulmadığı bir yürüyüşe geçti. Bostancı’ya vardı. Bağdat Caddesi’ne çıktı. Onların burada yürümesi şaşkınlık yarattı. Suadiye’de bulunan bir kafeteryanın önündeki birtakım kişileri kovalamak suretiyle yürüyüşü sürdürdüler. Şaşkınbakkal’a geldiler ve oradaki barikatı da yardılar.//”
“- Ha İlkay, şimdi bak, Arı Büsküvi’nin önüne toplanmış işçiler, yürüyüşe geçmişler, çatışma ihtimali varmış, çoğu kadınmış bu işçilerin.
- Ha, gidiyorum ben oraya şimdi. Tamam.
- Buradan on-on beş kişi çıkıyor, on-onbeş kişi de Maçka’dan çıkıyor.
- İyi, gelecekler oraya yani.
- Geliniyor.
- Sen şimdi gelenlere tembih etsen, polis ateş açıyor.//”
Hulki Aktunç, Beyoğlu’nun kimliğini anımsatarak bağlar öyküsünü;
“Gerçi Cadde-i Kebir hiçbir zaman iş dünyası olmadı ama, buradan çok çok şeyler yönetildi (...)diyelim; sesleri, davranışları yönetildi insanların. Ankara bilem buradan yönetildi.
Ya Düyun-u Umumiye, ya Union–Française, ya Osmanlı Bankası nereden yönetildi? Ya altın sesleri içinde öksüren İgnace Corpi’nin oturmak için yaptırdığı saray yavrusuna Amerikan Büyükelçiliği’ne zaman taşındı? Bütün bunlar olarak, orayı da yapmadı mı? Ey okur, bunlar ve bunların yaptığı Beyoğlu hiç küçük soru sorar mı” şeklinde anlatıyor.
Sorulan soru yine “Buraya gelebilecekler mi”dir.
“Akşam oluyor. Silah sesleri geliyor. Çığlıklar, teslim bağırtısı gelmiyor. Belki de İstanbul’un yeni bir haritası çıkarılacak. Orada birçok sokak ve yol, yeniden yerini alacak. Beyoğlu yerini nasıl alacak?//”
Beyoğlu kirlenmişliğiyle, merakla bekler. Buraya gelebilecekler mi? Gelirlerse tüm ezilenler katılacaklardır onlara. Ama gelmezler/gelemezler.
Edebiyattaysa yerleri hep olacaktır. 1972’de toplam grev sayısı 48’dir, Adnan Özyalçıner, 1966 yılı Paşabahçe grevini belgelediği Grev Bildirisi öyküsünü, o yıl yayımladığı Yıkım Günleri adlı kitabına alacaktır. İşçinin sözünün nasıl yalın ve etkili olduğunu da belgeleyecektir böylece. Onun işçi öyküleri de sürüp gidecektir, 1980 sonrasında bile... Gözleri Bağlı Adam, Buluşma, Dokumacının Ölümü...
1973’te grev sayısı 55’e ulaşacak, Kemal Özer, 1 Ağustos 1973 tarihli Bir Lokavt Şiirine Hazırlık’ı yazacaktır:

“Bir türkü gibi gelir dilime söyleyemem
bomboş sokakta bir başıma
bir türkü, gür çeşmelerden söz açar.
Ama derim ki söylesem kim duyacak,
bomboş bir sokakta bir başıma?
Bir türkü gelir dilime söyleyemem.

Bomboş bir alana ulaşır sokak
bir umut kıpırdar yüreğimin içinde
bir tek güneşli gün umudu.
Ama derim ki kimlere yarayacak,
güneş vursa da bomboş bir alana?
Yüreğimin içini ısıtır ancak.

Biriken sessizliktir alanlarına kentin
Kapanmış tezgahlarla tütmeyen bacalardan
bir çare düşünürüm, açlığı çözümlesin.
Ama derim ki bir başına çözüm aramak,
daha zorlu kılmaz mı atılan düğümü?
Biriken sessizliktir alanlarına kentin.

Birlikte savunalım öyleyse yaşamı
Hep birlikte söyleyeceksek
başlayalım türküye,
Yan yana getirelim çözümler üreteceksek
umutlar sağacaksak katalım birbirine
Mekikler mi vurmuyor, ocaklar mı soğumuş?
Birlikte savunalım öyleyse yaşamı.”

Onların sesleri gelecektir 1976 ve 1977 Mayısı’nda, Taksim’e gelenlerle.
Sonra hep dalgalanacaktır işçi sınıfı... En durgun sanıldığı zamanlarda bile. Ellerinin gücünü bilir çünkü:
“Konuşmaz sesini kaybeden şehir
okşamazsa eğer,
ONLARIN
ceplerinde kilitlenen elleri
bakır telleri...”
İşçi sınıfının dayanışma gücünü, sınıf gerçeğini bilmeyenler, Dağlarca’nın dizelerini yineleseler de anlamayacaklar, örgütlenmenin haziran sıcağı yüzlerine vurdukça.
“Eylemin gücü neden büyük
Birisi eklenir birisine mi” diye soracaklar...

Sennur Sezer
www.evrensel.net