17 Haziran 2007 00:00

evrensel olmak

seçimdeen… seçime…

Paylaş


2002 seçimleri sırasında Genç Parti’nin, döner kebap servisi de yaptığı bir mitingini televizyonda izlemiştim. Partinin adına yaraşır genç lideri meydandaki kürsüde esip savuruyordu. Sırtında yumurta küfesi olmadığından, düzeni eleştirmekten çok, kaşarlanmış ağababaları gibi, ortadaki insanlara akıl almaz vaatlerde bulunuyordu. Bu sözlere günümüzde artık nasıl inanılırdı, bilemiyorum. Derken elinde mikrofonla gezinen bir gazeteci, gözüne kestirdiği orta yaşın üstünde bir kadına yaklaştı. Konuşan hatibi işaret ederek:
- Hanımefendi, dedi, konuşmayı nasıl buluyorsunuz?
- Doğru söylüyor, iyi şeyler vaat ediyor.
- Ya iktidara geldiklerinde verdikleri sözü tutmazlarsa?
Kadın hiç düşünmedi. Sanki yanıtını önceden hazırlamıştı:
- Olsun, dedi. Şimdiye kadar hangi parti sözünü tuttu ki…
Buraya bir mim koyalım. Çünkü bu hanımefendi, neredeyse tüm seçmenleri temsil ediyor.
***
İkinci Dünya Savaşı’ndan hemen sonra, biraz da burnumuzu sıka sıka girdiğimiz (ya da sokulduğumuz) ‘çok partili’ hayatın üzerinden 61 yıl geçti. O tarihten bu yana pek çok genel ve yerel seçim yapıldı. Ama toplumumuzda yurttaşların politik düzeyi bir türlü yeterince gelişip haklarının bilincinde olmamasından, yapılan onca seçimin bu yapılanma içinde demokratik bir kazanıma dönüştüğünü söylemek herhalde kolay olmasa gerek. Yine de hiç
yoktan iyidir, demek de yanlış sayılmaz.

***
Denebilir ki ülkemizde, hemen bütün partilerin anası sayılacak sadece bir parti vardır. Bu da adıyla sanıyla CHP’dir. 1946’dan önce de böyle idi, daha sonra da. 1946 ve 1950’deki CHP ile 2007 yılındaki CHP’nin arasında, zaman zaman artan, eksilen kimi seçkin üyeleri dışında büyük bir ayrım aramak boşunadır bence. Günümüzdeki partiler, CHP’nin ilk doğurduğu DP ve onun türevleridir. Bundan altmış yıl önce, üç aşağı beş yukarı birbirine benzeyen partilere yaşama hakkı tanıyan tek parti iktidarı (CHP), ölçülerini(?!) pek beğenmediği için o zamanki hiçbir sosyal demokrat partiye vize vermediği gibi; dönemin ilerici sanatçıları ile sol aydınları üzerinde inanılmaz baskı kurdu. (Bu konuda yakınlarda çıkan yazılarımızda yeterince örnek bulunabilir.)
CHP’nin uyguladığı politikayı bir anlamda protesto için, birçok ilerici ve demokrat aydınımız 1946 seçimlerinde DP listesinden bağımsız aday oldu. Bunlardan biri de, yıllar sonra Türkiye İşçi Partisi’nin başına getirilecek olan efsane isim Mehmet Ali Aybar’dır. (Aybar o sıra İÜ Hukuk Fakültesi’nde doçent idi.)
***
Yakın siyasi tarihimiz 1946’da yapılan bu ilk genel seçim üzerine pek de iyi şeyler yazmıyor. CHP’nin bu seçimi nasıl kazandığı oldukça karanlıktır. Tarihin cilvesi midir, bilinmez; 1957 genel seçimlerinde bu kez aynı atraksiyon iktidar partisi DP tarafından anası CHP’ye yapılır. 1957 seçim sonuçlarının açıklandığı gece ‘gidip-gelen’ Başbakan Menderes çevresindekilere şöyle demiş: “Tanrı bana bir daha böyle bir gece yaşatmasın.”
***
Ülkemizdeki partilerin aslında bir tane olduğunu söylemek öyle kâhin işi olmasa gerek. Kocaman bir ağacın, üstelik birbirine çok yakın dalları gibidir partilerimiz. Kesinlikle her partinin başkanı, birinci kişi olmak yanında, partinin her şeyidir. Dışarıda demokrasi nutukları atılırken, hemen hiçbir partide eleştiriden söz edilemez. Hemen hepsinin cemaat, tarikat ve aşiret ilişkisi her dem tazedir. Ayrıca seçim öncesi gözünün yaşına bakmadan iktidar partisinin pamuğunu attırıp “İktidara geldiğimizde, ‘tüyü bitmemiş çocukların’ hakkını soracağız” diyenler, aynı mahallenin çocukları oldukları için, iktidara geldiklerinde laf olsun diye açtırdıkları soruşturmalar ya ertelenir ya da zaman aşımına uğratılıp kapanır. Kısacası elli yıldır beni kahreden, bu ülkede yapılan her rezilliğin yapanın yanında kâr kalmasıdır.
***
Haziran ayından kaç gün aldık… Partilerin geçici aday listeleri önceki gün Yüksek Seçim Kurulu’na verildi. Otuz yıl önce Lenin’le ilgili ilginç bir çalışmasını yayınladığım profesör arkadaşımın, şimdi aday olduğu partiyi düşününce artık şaşırma duygusunu hepten yitirdim. Bilindiği gibi bu fotoğraflar ülkemizde ne ilk ne de son örnektir.
***
On yılı geçti mi? DYP-SHP koalisyonu siyaset sahnesinde. SHP başkanının DYP Başkanı Çiller’le olur olmaz yerde birlikte görünüp açıklama yapması nedense kamuoyunda dikkat çekiyordu. Koalisyon hükümetinin iki ortağı arasında doğal karşılanması gereken bir yakınlıktı belki de. Neyse. Şimdi anlatacağımı televizyonda gördüm. Başbakan Yardımcısı, Dışişleri Bakanı ve SHP Genel Başkanı olan Murat Karayalçın’ın etrafını çeviren basın mensuplarından biri usulca yaklaşıp sordu: “Sayın Karayalçın, DYP’ye geçeceğiniz söyleniyor, ne dersiniz?” Eyvah dedim, şimdi kıyamet kopacak. Böyle bir sözün şakası bile hakaret sayılabilirdi. Murat Karayalçın olgun davranarak üstüne almadı. Elini genç gazetecinin eline götürürken, duyulur duyulmaz bir sesle: “Nerden çıkarıyorsunuz yahu…” dedi.
***
22 Temmuz’da yapılacak seçimlerde, neredeyse partili adaylar kadar bağımsız aday var karşımızda. (Bağımsız adayları iki metre uzunluğundaki partiler listesinde göstermek hangi vatanseverin buluşuysa, ne diyeyim, aklıyla bin yaşasın inşallah!) Bunun büyük ölçüde nedeni, bilindiği gibi geçerli olan yüzde 10 barajıdır. Siyasi örgütlenmemize olduğu kadar adalete ve demokrasi kurallarına son derece aykırı olan yüzde 10 sınırı, kör topal giden partileşme çabalarımızı korkarım bir gün duvara toslatacak. Kendilerine lazım olduğunda demokrat kesilen eski parti liderleri gibi; bir gün oyları iyice düştüğünde, AKP ile CHP bakalım nasıl bir pişkinlikle yüzde 10 aleyhine konuşacaklar, doğrusu şimdiden merak ediyorum.
***
Beri taraftan topluca aday listelerine baktıkça göğsümüz kabarıyor. Vatana millete hizmet aşkıyla yanıp tutuşan bunca yurttaşımız var diye Tanrı’ya şükrediyoruz. Fakat eski diplomat ve parlamenterlerimizden Kamran İnan Beyefendi bizim gibi düşünmüyor sanki. Parti farkı aramadan adaylık sevdasına düşenler için demiş ki, “Onların derdi hangi otobüste boş yer var; ona göre davranıyorlar.” Ne dersiniz? Doğrudur belki de.
***
Seçim tarihi açıklanalı beri; sanki sevimsiz ve angarya bir işi yapmak zorunda bırakılmış gibi, hemen herkes birbirinden yardım istiyor bezgin bir sesle: “Hadi söyle yahu, kime oy vereceğiz?”
***
4 Haziran 2007 tarihli Milliyet gazetesinin köşe yazarı (Merkez Bankası eski Başkanı) Yaman Törüner’in yazısının başlığı: Paramızı Bize Verip Faiziyle Her Şeyimizi Alıyorlar.
Parti başkanlarımız, milletvekili adaylarımız, sosyal demokratlarımız, milliyetçi, ulusalcı, vatansever gençlerimiz, ılımlı ılımsız cümle Müslüman kardeşlerimiz; Hazine’den geçinen bulunmaz Hint kumaşı yüksek bürokratlarımız bu yazıyı mutlaka okumalıdır. Önemli yazının sadece son bölümünü buraya alıyorum: “(…) Bu hükümet geldikten beri bu yolla, sıcak paraya yaklaşık 90 milyar dolar faiz ödedik. İşte bu faizlerle, yani hiç para koymadan yabancılar bankalarımızı ve diğer önemli kuruluşlarımızı satın aldılar. Almaya da devam edecekler. Bu nedenle, ülkemize rekor derecede yabancı yatırımcı geldi. / Küresel sermaye, bu yolla hiç sermaye koymadan, Türkiye’de ve gelişmekte olan diğer ülkelerde iyi para kazanıyor. Bu yüzden, bizim gibi ülkeler hep ‘gelişmekte’ ama ‘gelişmiş’ değil. / Yabancıların AKP’yi neden destekledikleri belli değil mi?”
Padişah Abdülaziz’in ünlü Hariciye Nazırı Keçecizade Fuat Paşa, Avrupa’da diplomatlarla bir sohbeti sırasında “Günümüzün en güçlü devleti sizce hangisidir?” sorusunu ikiletmeden yanıtlar: “Osmanlı İmparatorluğu’dur.” “Neden?”, “Çünkü” der Paşa, “Siz dışardan, biz içerden yıkmaya çalıştığımız halde bu devlet hâlâ ayakta duruyor.”Aynen o dönemi yaşıyoruz.

Remzi İnanç
ÖNCEKİ HABER

anap’tan günümüze

SONRAKİ HABER

Görevden alınan öğretmen: İyi niyete böyle karşılık verilir mi?

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa