üniversite az ve öz olur mu?

Bugün sayıları 1 milyon 600 bini geçen devasa bir genç kitlesi, üniversitede okuyabilmek için sınava giriyor. Resmi açılımı Öğrenci Seçme Sınavı olan ÖSS için üretilmiş nice açılım var.



Bugün sayıları 1 milyon 600 bini geçen devasa bir genç kitlesi, üniversitede okuyabilmek için sınava giriyor. Resmi açılımı Öğrenci Seçme Sınavı olan ÖSS için üretilmiş nice açılım var. Bu açılımlar, sınava giren öğrencilerin ezildiğini şaka yollu düşündürse de ÖSS’de ter dökecek gençlerin oluşturduğu büyük kitlenin neler hissettiği, nelerden vazgeçmek zorunda kaldığı, pek ender ele alınıyor.
Bu pek ele alınmayan ve unutulan konuyu derinlemesine inceleyebilmek için Can Candan ile bir belgesel bile hazırladık. Bu belgeselde, üniversiteye girebilmek için uğraşanlar ve üniversite için oluşan talepten semirenlerden, üniversiteye giriş için bir çeşit kapı görevi gören ÖSYM’nin başkanına dek hemen herkes bulunuyor. Umuyoruz belgesel bu sene izleyiciler ile buluşabilecek.
Belgeselde ele alamadığımız ve ÖSS adaylarının çoğunun hiç tartışma olanağı bulamadığı bir meseleye, günümüzde çok daha fazla eğilmek gerekiyor. Bu mesele, kabaca üniversitede ne olup biteceğine kimin karar vereceğine ve kimin neleri, nasıl ele alabileceğine ilişkin. Yani özerklik ve özgürlük meselesi.

Üniversitelere boyunduruk
Konunun önemini anlayabilmek için üniversitelerin çok daha güçlü olduğu ülkelere bakmakta yarar var. Dünyada en çok tanınan üniversitelerin bulunduğu ABD’de süren, akademik özgürlük ile ilişkili tartışmalar ilginç ipuçları barındırıyor.
Yakın tarihte ABD’nin başına gelen en ciddi felaket olduğu artık çok açık olan Bush yönetimine çıkan yolu inşa edenlerden Newt Gingrich, Temsilciler Meclisi’nde yaptığı bir konuşmada, bir üniversite profesörü için özetle şöyle demişti: “O adamı mıhlayacağız ve diğerlerini de domino taşları gibi devireceğiz. O sevmediğimiz akademik disiplinler ve çalışma alanları yok olup gidecek.”
Newt Gingrich, ‘90’ların ikinci yarısında Temsilciler Meclisi’nde Cumhuriyetçi Parti’nin sözcüsüydü. Bu sözler, sıradan bir tehdit değil güçlü vakıflarca milyonlarca dolar akıtılan bir kampanyanın küçük bir parçasıydı. Kampanya, “gidişata” engel görülen iki gücü; akademisyenleri ve medyayı dize getirmek için yürütülüyordu. Gidişata engel görülen akademisyenler “ülke”, “millet” ve “kültür” düşmanı olmakla suçlanıyordu.
Medya kısa sürede hizaya getirildi, çünkü medya kuruluşları zaten kâr üzerine kuruluydu. Devreye giren büyük sermaye dirençle karşılaşmadı. Kısa sürede ABD’de ve başka ülkelerde de gazete, dergi ve diğer kitle iletişim araçlarını satın alan ve tek elde toplayan küresel sermaye sahipleri türedi. Yeni patronlar, istenen düzeyde “dişli” ve ortaya çıkan yeni kanallar (CNN, Fox gibi) tam anlamıyla istenen kıvamdaydı. Bu kanallar, 11 Eylül 2001 saldırıları sonrasında yanlı haberciliği iyice olağanlaştırdı. Bu sırada bu kanallar, George Orwell’i neredeyse haklı çıkaracak denli yaygınlaştırıldı. Günümüzde ABD’nin havaalanlarında, otellerinde neredeyse her köşeden CNN fışkırıyor.
Akademisyenleri hedef alan kampanya, üniversiteler tipik piyasa işleyişinden uzak olduğu için çok daha ağır ilerleyebildi. Kampanya için beklenen zemin, 11 Eylül saldırıları ile ortaya çıktı; daha doğrusu saldırılar ile oluşan dehşet ve korku, yapılmak istenenleri kolaylaştırdı. Akademisyenleri hedef alan kampanya, 2001 sonrasında tam anlamıyla şahlandı ve bir akademik özgürlük buhranına yol açtı. Bu buhran, özellikle iktidar, adalet ve eşitsizlikler konusunda sorular sormayı kendine iş edinmiş sosyal bilimleri bunalttı. ABD’de birçok sosyal bilimci, olan biteni dar kapsamlı yeni bir McCarthy dönemi olarak görmekte.

Boyunduruktan hedefe
Türkiye’de 12 Eylül sonrasında boyunduruk altına alınan dinamiklerin başında üniversiteler gelmekteydi. Büyük bir aceleyle kurulan YÖK, o günden bugüne işlevini yerine gayet iyi getirdi ve üniversitelerde özerklik ortadan kaldırıldı. Ama YÖK’e rağmen üniversitelerde hâlâ istediğini söylemek isteyen ve söyleyenler var. Tıpkı ABD’de olduğu gibi iktidar, adalet ve eşitsizlikler konusunda sorular sormayı kendine iş edinmiş kimi sosyal bilimciler, hâlâ tüm engellere karşı kendi görüşlerini dile getiriyorlar. Bu bazen, iktidar sahiplerini çok kızdırıyor. Öyle ki Adalet Bakanı (evet, adalet bakanı!) Meclis kürsüsünden kimi akademisyenleri, ülkeyi sırtından bıçaklamakla suçlayabiliyor. Bakanın sözleri, Newt Gingrich’in sözlerinden daha da tehlikeli. Çünkü üniversiteler çoktan dize getirilmiş ve söylenenler hedef göstermeye varıyor. Bakan ve bakan gibi düşünenler, tıpkı ABD’deki sıkı muhafazakarlar gibi akademisyenleri ikiye ayırıyorlar: “Ülke ve millet” düşmanı olanlar ve olmayanlar. YÖK’ün kurucusu olan zihniyetin sevdiği, gerçek bilim insanlarının sevemeyeceği akademisyen tipi ise ödüllendiriliyor. En son örneği, geçen ay İhsan Doğramacı’ya verilen TBMM Onur Ödülü!

Az ve öz…
Bugün sınava giren devasa genç kitlesinin çoğunluğu üniversiteye giremeyecek, girenlerin ise hangi üniversitede okuyacağı belli değil. Gerçekten istediği üniversitede ve bölümde okuyabilecekler küçük bir azınlık. Kesin olan, üniversiteye girebilenlerin gerçekten hak ettikleri üniversiteyi bulamayacağı. Çünkü üniversiteler, özerklik ve özgürlükten uzaktalar. Artık öğrencilere “az ama öz” bir üniversite sunuluyor: Öğrenci Soru Sormaz üniversitesi; bir çeşit dershane. Dünyayı anlamak isteyenler; gerçekten üniversiteyi isteyen tüm öğrenciler bunu reddetmeli. Az ve öz üniversite olmaz. Üniversite bol bol soru, bol bol tartışma, bol bol özgürlük ile olabilir. Özerklik ve özgürlük olmazsa, yaşanacak olan olsa olsa özlem olur.

Serdar M. Değirmencioğlu
www.evrensel.net