NOT

  • Kim kimin dilini konuşuyor?
    Tayyip, Baykal ile MHP’nin aynı dili kullandığını saptıyor. Baykal da Tayyip’in Barzani’yle aynı dili konuştuğunu belirtiyor


    Kim kimin dilini konuşuyor?
    Tayyip, Baykal ile MHP’nin aynı dili kullandığını saptıyor. Baykal da Tayyip’in Barzani’yle aynı dili konuştuğunu belirtiyor. Bahçeli ise “çok şükür ki” kendilerinin milliyetçi dili terennüm ettiğini söylüyor... Bu sözde ayrı dillerden süren tartışma tüketiminin işaret ettiği gerçek ise, hepsinin aynı dilden, savaş dilinden öten kafes kuşlarına dönüştükleridir. Kafeslendikleri savaş arabasında sürüklenip gidiyorlar...
    Sordukları ve bazen farklı, bazen ortak yanıtlarla üzerinde tepiştikleri soru, “savaşı içerde mi yoğunlaştıralım, sınır ötesinde mi?” şeklindedir. İktidar dalaşının ve de seçim ekseninin “güvenlik” zeminine kaydırılması başarılmış, artık ‘sivil kanat’ diye anılan hükümetin de bu zeminde farklı bir dil tutturma şansı kalmamıştır. Güvenlik sahasında geçerli olan askeri-militarist dildir çünkü. İşte, 27 Nisan sonrası burnuna halka takılmış hükümet şimdi esas duruşta. Hiç değilse seçimleri kurtarmak için “ben de sizdenim, ne istediniz de vermedik” deyip duruyor. Ve tabii ki o ünlü parolayı tekrarlıyor: “Bir tek terörist kalmayıncaya kadar...”!
    Evet, şimdi hepsi savaş dilinin ezberleriyle iştigal etmekte. Bunun ise çözüm olmadığını hepsi de biliyor. Ama olsun, ilahlar böyle istiyor ya! “Terör- Güvenlik-Savaş” kıskacında intihara sürüklenmiş siyasetin, ölümlerden ve acılardan başka neye ihtiyacı olur ki? Vaziyet ortada; bir seçim sürecinde siyasetin sorunlara çözümler önermesi gerekir değil mi? Bir tekinin bile memleketin bu en önemli sorununda “terörle mücadele” gak gukları dışında bir şey önerdiğini duydunuz mu! AKP mi, CHP mi, MHP mi, yoksa bir ara “ovada siyaset yapsınlar” diyen ve hemen tükürdüğünü yalayan Ağar mı...
    Bırakalım diğerlerini, liberal, demokrat bilinen köşe yazarlarının,, aydınların durumu farklı mı sanki. Hemen hepsi Kürt sorunundan değil “terör”den bahsediyor, terör uzmanı havasında reçeteler önermekle meşguller. Asker cenazelerinden acı duyuyor, infiale kapılıyorlar ama önerdikleri reçetelerin daha fazla kan, daha fazla acı demek olduğunu sanki bilmiyorlar. Diyalogsuz, barışsız hiçbir önerinin çözüm getirmediğini, getiremeyeceğini, dolayısıyla ahlaki ve insani olmadığını öğrenemediler mi hala? Savaşın içeride ya da dışarıda yoğunlaştırılmasından, daha etkin savaş tekniklerinin kullanılmasından umulan “çözümün”, gerçekte çözümsüzlüğün daha da derinleşmesi anlamına geleceğini kim bilmez?
    Milliyetçilik ateşinde kaynatılan savaş ve “terörle mücadele” kazanından, bölücülüğün daniskası pişirilmektedir. Bu uğursuz gidişata dem tutup sonra da cenazelere ağlamak sahtekarlıktır.
    Savaş savaş diye tutturmak, daha çok ölümden yana olmaktır.
    Bu kadar basit...
    ***
    ‘Yurtta barış’ Perinçek’e kaldıysa...
    Perinçek, partisinin “Yurtta Barış” programını açıkladı. Barış ve Perinçek... Doğrusu bu tez ve anti tezden ilginç bir sentez çıkacağı beklenirdi. Sonuç gerçekten de ilginç oldu. Şöyle diyordu Perinçek: “(Milli hükümeti kurduklarında) Onbin gönüllüyü toplayacağız. ‘Gelin kardeşim, gönüllü olanlar bu bayrak altına gelsin’ diyeceğiz. Bu gönüllüleri eğitim kampına alacağız. Sonra arabalara, jiplere bindirip dağlara, bayırlara, ovalara salacağız. Bunlar gidecek dağdaki çobana soracaklar: ‘nedir kardeşim, ne istiyorsun?’ Taleplerini öğrendiğimiz çobanla konuşacağız ve ortaya çıkacak ki istediklerinin çoğu zaten vardır. Esas olarak bütün talepleri karşılanmıştır...Yine ayrılıkçı partileri tv’lere çıkaracağız. ‘Nedir kardeşim derdiniz, ne istiyorsunuz?’ diye soracağız. Görülecektir ki kem küm edip bir şey diyemeyeceklerdir. Çünkü Kürt meselesi esas olarak çözülmüştür. Bunu göstereceğiz...”
    Gördünüz mü “Yurtta Barış”ın nasıl tesis edileceğini! Ortada olduğu var sayılan bir Kürt sorunu var... Aslında o sorun, zaten çözülmüş bir sorun olarak, aslında yok...Gerçek sorun ise aslında çözülmüş bir sorunun çözülmüş olduğunun yani artık sorun olmaktan çıktığının Kürtlere anlatılmamış olmasıymış! Biraz karışık oldu ama bizim Perinçek’in ‘Barış programı’ndan anladığımız budur. Sorunlarının çözülmüş olduğunun farkında olmayan Kürtlere, cahil, aymaz Kürtlere “sorununuz çözülmüştür” şeklinde farkındalık bilinci götürerek barış sağlanacaktır. Barışın engeli Kürt sorunu değil de, çözülmüşlüğünün bilinmiyor olmasıdır!
    Bu “enformasyon” ihtiyacını gönüllüler ile giderecek olan Perinçek’in bu noktada kalması “herkesin komik olma özgürlüğü var” denilerek anlayışla karşılanabilirdi belki. Ama o da savaş dili salgınından uzak durur mu hiç. Şu sözler de onun: “Terörün özgürlüğüne son... Hukuki mevzuatları değiştirerek insan hakları adına terör organizasyonlarının önüne geçeceğiz...” !
    Son Genelkurmay bildirisinin bir “hatırlatması” da, “insan hakları, barış, demokrasi gibi değerleri terör örgütüne paravan olarak kullanan kişi ve kuruluşların gerçek yüzlerini...” şeklinde başlamıyor muydu zaten!
    Perinçek’in ‘barış programı’ dediği, süre gelen askeri savaş programının biraz komik, biraz kopya karikatüründen başka bir şey değil...
    ***
    Yiyen varsa, bu da ‘tez’den sayılıyor!
    Son zamanlarda artan cenazelerle birlikte oluşturulan ve seçim sürecini bloke eden “terör ve cenaze siyaseti” ekseninde, mevcut durum analiz edilirken akıllara ziyan yaklaşımlar sergileniyor. Örneğin, cenazelerdeki artış, bölgeye yapılan askeri yığınak ve onbinlerce askerin katıldığı yoğun operasyonlar atlanarak izah edilmeye çalışılıyor. Yine yıllardır süren ve hep karşılıksız bırakılan, “sözde” diye nitelenerek dikkate alınmayan tek taraflı ateşkes süresinin dolması hiç konuşulmuyor. Bir kısmı, “AB’nin, ABD’nin oyunudur” deyip çıkabiliyorken işin içinden, bazıları (örneğin Ercan Çitlioğlu) ise “PKK’nin askeri ve siyasi kanatları arasındaki çelişkiye” işaret edip, “eylemler tam da seçim öncesi siyasi kanadın zorda bırakılması içindir” diyebiliyor! Bu teze göre, (DTP kastedilerek) “siyasi kanat” sistemin içine girmek isterken, askeri kanat ise zeminini yitirmek istemediği için gidişattan endişeli. Zira siyasi kanat güçlendikçe, askeri kanat zayıflayacaktır. Dolayısıyla, tam da seçimler öncesi şiddeti tırmandırarak siyasi kanadın işini zorlaştırıyor. Silahlılar, silahsızların meclise girmesini istemiyorlarmış yani!
    PKK’nin, DTP’yi zorda bırakıp meclise girmesini engellemek isteyip istemediğini biz bilemeyiz elbette. Ama bildiğimiz, bizzat devletin bütün güçleriyle bu partiyi sıkıştırarak en azından meclis dışında bırakmak istediğidir. İşte yüzde 10 barajı, işte oy pusulası sahtekarlığı...
    Askeri ile siyasi kanatlar arasında çatlak varsa, akıllı devletin bu çatlağı, hele sisteme dahil olmak isteyen, siyasi kanat lehine derinleştirmesi gerekir değil mi? DTP’ye engeller çıkarmayıp askeri kanadı boşa çıkarır mesela. Ama hiç de böyle olmuyor. Tam tersine, bu parti de “terörle mücadele”nin konusu yapılıyor. Böyle olunca da bizim çok akıllı uzman tezcilerimizin önüne kazık bir soru çıkıyor: Teziniz doğruysa, nasıl oluyor da hem PKK’nin askeri kanadı ve hem de devlet DTP’yi sıkıştırmaya çalışıyor?
    Tövbe tövbe, devlette mi PKK’nin askeri kanadından yoksa!
    ***
    Aklın iptali!
    Savaş dili dedik ya... Devlet merkezinin toplumsal yaşama dayattığı bu dil, bulaştığını sarıp sarmalıyor, aklını teslim alıyor. Artık dayatılan “akıl” geçerli oluyor, onun kodlarıyla, onun diliyle konuşuluyor. Şimdi geçerli savaş dilinin sınır tanımaz pervasızlığını sergilemek için ne numuneler var ortada. Her biri dudak uçuklatan, bu kadar da olmaz dedirten...
    İşte yılların gazetecisi Cüneyt Arcayürek... Cumhuriyet gazetesi yazarı ve sıkı sosyal demokrat olarak bilinir. Gerçi ondaki demokratlık kırıntılarının yükselen milliyetçi eğiliminin girdabında çoktan tükendiğini gözlemliyorduk ama en azından bu trajik noktaya gelebileceğini doğrusu tahmin etmiyorduk.
    Adı lazım değil bir tv kanalında kanal sahibi büyük Türk, büyük gazeteci, büyük mitingci, büyük çığırtkan, kısaca büyük her şey Tuncay Özkan’la birlikte kafa kafaya verip veriştirdikleri ve de ha bire “oylar CHP ile MHP’ye” çağrısı yaptıkları programlarında şunları söylüyor Cüneyt Arcayürek:
    “Hayır arkadaş, yeter artık! Sıkıyönetimse sıkıyönetim! Bunlar, bu PKK’lılar nerde görülürse öldürülsünler. PKK’ya yardım edenler, destek olanlar nerde görülürse öldürülsünler...” !
    Yılların adamı, ne duruma düşüyor işte... Sıkıyönetim ve “öldürülsünler”! Kesin, temiz ve kökten çözüm... Kenan Evren modeli; o, “asacaksın bunları” diyordu, Arcayürek “öldüreceksin” diyor. Ama Evren “insaflıydı” yine de; “yardım ve yataklık edenler” işkence ve mapuslukla canlarını kurtarma şansına sahiplerdi bir şekilde. Bu Cumhuriyetçi Cüneyt ise kimseye şans tanımıyor: “Öldürülsünler”!
    Hukuku mu hatırlatmak... Ne yazar... ‘Merkez’in talep ettiği “toplumsal refleks” konsepti cumhuriyetimizi korumaya kararlı yıllanmış Cumhuriyetçi’de işte böyle tecelli ediyor.
    İnsan aklının iptali de böyle gerçekleşiyor işte...
    Vedat İlbeyoğlu
    www.evrensel.net