YAŞAMA KÜLTÜRÜ

YAŞAMA KÜLTÜRÜ

  • Pazarlama yöntemleri gün geçtikçe ilerliyor. (Ya da öyle sanılıyor.)Yeni yeni giysiler, kılıflar buluyorlar soyguncular…Önce “reklam” yapılırdı eskiden… Kimi dallarda reklam yasaktı ama bunu da çoktan aştılar.


    Pazarlama yöntemleri gün geçtikçe ilerliyor. (Ya da öyle sanılıyor.)
    Yeni yeni giysiler, kılıflar buluyorlar soyguncular…
    Önce “reklam” yapılırdı eskiden… Kimi dallarda reklam yasaktı ama bunu da çoktan aştılar.
    Reklamı çeşitlendirdiler…
    Örneğin, güncelerde ne olduğu pek de anlaşılmayan bir fotoğraf , “Bu nedir” altyazısı ile yayınlanırdı önce… Giderek daha doğrusu, bu sözün Almancası yazılırdı. (İyice “merak” uyandırılacak ya…) “Was ist das*
    Ertesi gün gene … Was ist das? Daha ertesi gün gene… İyice bakarsanız, bunun bir tepe penceresi olduğunu anlardınız. Boyunuzun ermediği tepedeki pencereyi açıp kapamak için bir düzenek işin aslı…
    Biliyor musunuz sonra ne oldu?
    Bizim tepe penceresinin adı vazistas olarak kaldı.
    “Kültür endüstrisi” …
    Ne cafcaflı söz değil mi?
    Birçok kimse kültür pazarlanacak sanabilir. ‘Kültür neden pazarlansın ki kendi ülkesinde’ diye de sormaz….
    Elbette işin aslı “kültür” başlığının altında işyerlerı, alışveriş alanları, düpedüz çarşılar, pazarlar yaratmak… Hem de bu türlü girişimler için artık yer kalmamış olan kent özeklerinde tarihsel alanları ele geçirerek… Kültürlerini sevsinler!
    Önce gene cafcaflı bir “sempozyum”, sözüm ona bilimsel bir toplantı düzenliyorlar.
    Kimlerle?
    Sözüm ona uzmanlarla, profesörlerle… Onlara bir güzel havanda su dövdürüyorlar… Ayrıca onlar da (işbirlikçi değilseler) kendilerine değer veriliyor sanıyorlar…
    Kimler?
    Örneğin AKM’yi, çalışıp duran bir kültür yapısını yıkıp işyeri ağırlıklı yeni bir yapı yapmak isteyenler…
    Bilimsel sanılan toplantıda havanda su dövülürken, can alıcı iki-üç soru sorulunca işin gerçeği çıkıveriyor ortaya.
    Sanmayın ki bu yalnızca İstanbul’da böyle…
    Son gelen bir dergide, “turizmin başkenti dedikleri bir güzel kentimizde”, “Büyükşehir Kültür Evi İş ve Alışveriş Merkezi” tasarımı sunuluyor. Ardından İzmir, Trabzon, Mersin, Kayseri, Denizli, Aydın, Ankara örnekleri veriliyor. Mimarları da Portekiz, İspanya, Hollanda, İngiltere’den…
    Buralarda ne gibi bir kültür pazarlanacak?
    Globalleşmedik mi?
    Görüyor musunuz, kültür endüstrisi sözünden kültür emperyalizmine nasıl geliniyor?
    İstanbul, öteki kentlerimiz, şu günlerde yönetenlerin aracılığıyla bu işlere en uygun duruma getirilmeye çalışılıyor.
    Önce politikasızlaştırma, liboşluk, özelleştirme derken globalleştirme (Nelerin globalleştiği iyice çıktı ortaya değil mi?) sonra da yıllarca önce yazdığım gibi, en uç çizgilere vardırılmış bir emperyalizm…
    Hele bir karşı çıkın!
    Liboşlar adını koymağa çalışacaklar hemen: Vay gidi dinozorlar!
    Cengiz Bektaş
    www.evrensel.net