18 Haziran 2007 00:00

YAŞADIKÇA

İlkel komünal toplumlarda insanlar, toplayıcılıkla ve avcılıkla karınlarını doyururlardı. Her kabilenin bir bölgesi olurdu.

Paylaş

İlkel komünal toplumlarda insanlar, toplayıcılıkla ve avcılıkla karınlarını doyururlardı. Her kabilenin bir bölgesi olurdu. O bölgelerde mevsime göre değişik bitkiler ve tohumlarla karınlarını doyururlardı. Geliştirdikleri yöntemlerle ve araçlarla bazı hayvanları avlayarak hem gıda hem de giyinme gereksinimlerini karşılarlardı.
O zamanlar insan nüfusunun az olması, diğer yandan canlıların ve bitkilerin bol olması nedeniyle yiyecek sıkıntılarının çok fazla olmadığı düşünülebilir. Her kabilenin bir bölgesi vardı. Bu bölgeler bir başka kabile tarafından ihlal edilirse, ya savaşılarak işgalci kabile yok edilir, oradan sürülür ya da gücünün yetmeyeceğini anlarsa o bölgeyi terk ederlerdi. Yani kim güçlüyse o haklıydı. Henüz özel mülkiyet yoktu. Güçlü olan en saygın kişiydi. Aç kalındığında başka kabilelere saldırarak onların yiyeceklerini almak da pek ahlak dışı kabul edilmiyordu. Hayvanca vahşilikle, insanca zekanın bileşiminde ortaya çıkan bir acımasızlık vardı.
Sonra insanlar bazı hayvanları evcilleştirmeye, bazı bitkileri kendileri yetiştirmeye başladılar. İşte özel mülkiyet kavramı da o zaman ortaya çıktı. Bu yeni durum; avcılıktan ve toplayıcılıktan daha iyiydi. Belli bölgelerde hayvanları ve bitkileri yetiştirmek ve bu şekilde yaşamını sürdürmek daha ileri bir adımdı. Daha garantili ve zahmetsizdi.
Ama bu durum da insanoğluna güllük gülistanlık bir ortam hazırlamamıştı. Daha fazla hayvana sahip olmak, daha fazla ürüne sahip olma isteği, insanlar arasında kavgalara neden olmaktaydı. Gene bu durum kabileler arasında, birbirlerinin verimli bölgelerine göz dikme isteğini de körüklemekteydi. Kabileler arasındaki savaşlarda öbür kabileyi tamamen ortadan kaldırmak yerine, onların işe yarayabilecek olanlarını öldürmeyip köle olarak işgücünden yararlanmayı keşfettiler. Yani sömürüyü keşfettiler.
Bu durum, artık köleci toplumun başlangıcıydı. Köleci toplum düzeni, ilkel komünal topluma göre daha ileri bir düzendi. Çünkü yenilen kabilenin tamamı öldürülmüyor, bir kısmı köle de olsa yaşayabiliyordu. Diğer yandan, köle sahiplerinin keyfine diyecek yoktu. Onlar kendi yerlerine çalışacak, artı değer üretecek birilerini bulmuşlardı. Ne kadar köleye, hayvana ve toprağa sahipseler o kadar güçlü ve zengindiler. Her dönemde olduğu gibi, köleci toplumda da kargaşaları ortadan kaldırmak için bir kurallar bütünü oluşturulmuştu. Kendine göre bir hukuk sistemi geliştirilmişti.
Tarım ve hayvancılık, köleci toplumda geliştikçe gelişti ve artık kabına sığmaz oldu. Çünkü ekilecek topraklar ve otlaklar, belli kişilerin elinde toplanmaya başlamıştı. O kişiler daha fazla toprağa ve emek gücüne gereksinim duymaktaydılar. Köleci sistemin dar kalıpları, onların hırslarını tatmin etmiyordu. Başka kabilelerle savaşarak onları yenip kendi alanlarını her geçen gün genişlettiler. Artık korunmak veya saldırmak için daha kalabalık olmak gerekiyordu. Böylece gruplaşmalar, genişlemeler, kentleşmeler oldu. Bazı efendiler zenginleşirken, toplumun geri kalanı fakirleşiyordu. Bu durumda köleci sistem feodal sisteme dönüşmek zorunda kaldı. Köleler ve yoksullaşan diğer insanlar serf oldular. Galip efendilerse feodal beyler oldular; hanlar, krallar, imparatorlar oldular.
Kölelerin serfliğe terfi etmesi, onlar açısından ileri bir adımdı. Çünkü artık bir aile kurabiliyorlardı. Oysa kölenin aile kurma hakkı yoktu. Köleler pazarda bir mal gibi baba köle bir efendiye, çocuk köle başka bir efendiye satılırken, serfler toprakla beraber topluca satılıyorlardı. Aile bölünmüyordu. Bu durum, köleci sisteme göre az bir kazanım değildi. Çünkü feodal sistemdeki hukuk, köleci sisteme göre daha gelişkindi. Ama değişmeyen tek şey; sömürünün artarak gelişmesi, kurumlaşmasıydı. Diğer yandan egemenlerin zenginlikleri, köleci toplumdakiyle kıyaslanamayacak kadar artmıştı. Bu durum, kültüre ve sanata da yansımıştı.
Feodal sistemde de ekonomi toprağa ve tarıma dayalıydı. Kralların daha fazla toprağa sahip olma istekleri, savaşların sürekliliğini gerektiriyordu. Bu savaşlarda ise din ön plana çıkıyordu. Çünkü yoksul insanları, hükümdarlar daha fazla toprağa ve servete sahip olsun diye savaştırmak pek kolay değildi. Onları birtakım değerlerle motive etmek gerekiyordu. İşte bu dönemde en büyük motive edici dayanak din idi. Feodal dönemdeki savaşlar, bir bakıma din savaşlarıdır. İnsanlar, “Tanrı” adına diğer ülkelerin insanlarıyla savaştıklarını sandılar. Oysa gerçekte egemenler için savaşmışlardı. Çünkü bu savaşların sonunda kârlı çıkanlar, galip olanlar egemenlerdi.
Haftaya devam edeceğiz.
Enver Şat
ÖNCEKİ HABER

Ya bu mayınlar ne olacak?

SONRAKİ HABER

Akar: Bedelli askerlikten 9 milyar 533 milyon lira gelir elde edildi

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa