‘severek yaptık’ marka oyuncak

Arabalar, gemiler, trenler yapıyorum. Küçük trenler yapıyorum. Her vagonda bir harf oluyor ve bu yolla çocuğun adı trende yazıyor. Ama satmak için buna “ekonomik felaket” adını veriyoruz. Çünkü tren için tam bir gün çalışmam gerekiyor. 5 vagonlu treni 39 liraya satıyoruz....



theo hasselo
1927 Hollanda doğumlu olan Theo Hasselo, oyuncak yapmaya ilkokulda başladı. Sosyal memurluk, gazetecilik gibi işler yapsa da oyuncak yapmayı hiç bırakmadı. 14 yıldır Nesin Vakfı’nda çalışıyor ve yaptığı oyuncakların gelirini buraya harcıyor. Haftanın bir günü de Oyuncak Müzesi’nde çocuklarla birlikte çalışıyor. Türkiye’yi ikinci vatanı olarak tanımlayan Hasselo’nun, “Oyuncakçı Dede”, “Hasan Amca” gibi adları var.

Oyuncak yapmaya nasıl başladınız?

Oyuncak yapmak Hollanda’da ilkokulda öğretiliyor. El işlerini haftada birkaç saat gösteriyorlar. Bu işlere evde devam ediyorduk. Akrabalarımız için hediyeler yaptık. Yeğenlerimiz için çeşitli oyuncaklar yaptık. Evlendim ve bunları çocuklarıma yaptım. Şimdi de Nesin Vakfı için yapıyorum. Satılan oyuncakların parası vakfa kalıyor. Bu yolla destek olmaya çalışıyorum, bazen gönüllü insanlar geliyor ama maalesef çok olmuyor. Başlangıçta burada bir marangozhane kurduk. Mesela kütüphane, Aziz Nesin’in belgeleri için arşiv, çocuklara çeşitli basit mobilyalar, kitaplık, yazı masası, yataklar, dolaplar yaptım. Ama yaşlanınca rafları taşıyamaz oldum. Böylece eski bir hobiye yeniden başladım. Şimdi bunun yan ısıra her pazar günü Sunay Akın’ın kurduğu Göztepe’deki Oyuncak Müzesi’ne gidiyorum. Ve bunu yapmak hoşuma gidiyor. Benim ihtiyarlık dönemini çok güzel geçirmemi sağladı. Hollanda’da yaşlı insanlar için yaşamak için para bir problem değil. Eğer patron para vermiyorsa, devlet onlara veriyor. Ama ne yapacak? Gazete okur, bazen kahvede olabilir, huzurevlerinde kağıt oynayabilir... Her gün aynı geçiyor. Ben bundan kaçtım. Benim sıkıntılı olmak için hiç vaktim yok. Benim hayatım burada güzel.

- Oyuncak Müzesi’nde neler yapıyorsunuz?

Sunay Akın ile birlikte çalışıyorum. Gerçekten çok coşkun hareket eden bir insan. Beni müzenin Oyuncak Dede’si yaptı. Her pazar günü oraya gidiyorum. Kontraplaktan hayvan şekilleri kesiyorum. Böylece çocuklar onları boyayabiliyorlar. Ve en güzeli sadece çocuklar değil anne ve babaları da boyuyor. Yakuplu’da oturuyorum ve 4-5 vasıta değiştirerek Göztepe’ye gidiyorum. Akşam 20.00 ya da 21.00’de oradan çıkıyorum ve aynı yolu kat ederek saat 23.30-24.00 gibi eve geliyorum. Buna rağmen pazar günlerini özlüyorum.

- Ne tür oyuncaklar yapıyorsunuz?

Arabalar yapıyorum, gemiler, trenler yapıyorum. Küçük trenler yapıyorum. Her vagonda bir harf oluyor ve bu yolla çocuğun adı trende yazıyor. Ama satmak için buna ekonomik felaket adını veriyoruz. Çünkü tren için tam bir gün çalışmam gerekiyor. 5 vagonlu treni 39 liraya satıyoruz. Daha yüksek bir fiyat söyleyemiyorum. İşe göre aslında 100 ya da 50 lira olmalı ama olmuyor. Bunun için oyuncaklara bir marka verdik. ‘Severek Yaptık’ oldu.

- Tabanca silah...

Tabanca, tüfek sevmiyorum. Dünyada fazla tabanca var. Neden ben bir daha yapayım? Büyükler zaten yeteri kadar yapıyor. Çocukların yapmasına gerek yok.

- Bugünkü çocukları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Şimdi çocuklar bilgisayar, cep telefonu, televizyon istiyor. Çocuklar bunu yaşamalı. Ben eskiden daktilo yazmayı öğrendim. Bizde çok önemliydi. Şimdi çocuklar için bilgisayar önemli oldu. Ama daktilo hiçbir şey söylemezdi. Yalnız radyomuz vardı. Şimdiki daktilo her çeşit şey söylüyor. İyi şeyler söylüyor, kötü şeyler söylüyor. Mesela bir bomba yapmayı öğrenebilirsiniz. Bu iyi mi kötü mü?
Türkiye’ye 1991 yılında ilk geldiğimde çocuklar çok coşkulu hareket ediyordu. Sadece erkekler değil, kız çocukları da çalışıyordu. Ama 16 yıl geçti ve dünya değişti. Çocukların ilgisi de geçiyor. Yarım saatten sonra ilgisini kaybetmeye başlıyor. Öğretmen ile bu durumu konuştum. Öğretmen dedi ki “yalnız vakfın değil, genel bir sorun.” Der Spigel röportaj yapmış. Bilgisayar, telefonun etkisi üzerine. İnsanlar çocukların gelişimi için kaygı duyuyor. Çocuk fazla televizyon, bilgisayar ve telefon kullanıyorsa içe kapanıyor. Eğer çocuk bilgisayara düşkün oluyorsa konuşmak istemiyor. Bir yere gitmek istemiyor.

- Oyuncak sizin için ne anlama geliyor?

Oyuncağın çok büyük bir anlamı var. Mesela kediler oyun oynar. Küçük bir top atarsın, peşinden kovalar. Neden? Avcılığı öğreniyor. Küçükken yaptıkların ileride sana lazım olacak. Eğer bir kız, oyuncak bebekle ilgileniyorsa ona annesi gibi davranıyordur. Çocukluğunda Meccano ile ilgilenen çocukların ileride mühendis olduğunu görüyoruz. Deniz isimli psikolog, oyuncak ile çocukların karakter analizini çıkarıyordu. Oyuncakla çocuk kendini gösterebilir. Dünya ile tanışmak için oyuncak çok önemli. Büyükler için de önemli ama artık büyükler araba ile yelkenli ile oynuyorlar. Ben oyuncak yapıyorum ama oynamıyorum. Yalnız gençliğimde yelkenli, dalma gibi su sporları yaptığım için oyuncak yelkenli ya da kayık yapmışsam deniyorum ve oynuyorum. Ama Türkiye’de oyuncağa az önem veriliyor.

- Meccano’dan da ürünleriniz var...

Ben ahşap oyuncaklar yapıyorum ama bunun yanı sıra Meccano adlı demir oyuncaklar var. Bunlar pek çok parçadan oluşuyor ve birleştirerek araba, gemi, vinç yapabiliyorsunuz. Bu İngiltere’de bir babanın yaptığı oyuncak. Çocukları arabaları parçaladığı için mekanik parçalar yaptı. Çünkü çocuklar köprü, araba, vinç yapıyordu. Yenilenebilirdi. Bir parçası kırılsa hiç zarar yok, çünkü bu parçalarla yeni bir şey yapabilirlerdi. Akrabaları, tanıdıkları kendileri için de istemiş ve böylece Meccano oluştu. Babam 8-9 yaşında bunu verdi. Her yıl doğum gününde başka bir parça veriyordu. Yavaş yavaş koleksiyon oldu. Nesin Vakfı’nda oldukça büyük bir koleksiyon var bundan.

- Önümüzdeki döneme ilişkin planlarınız var mı?

Yeni şeyler yapmak istiyorum. Bugün verilen, yarın yapılmış olacak. Son yıllarda projeler için çalıştım. İşte 20 zürafa yaptım. 100 tane hayvan gerekir dendi onu yaptım. Ama ben 79 yaşındayım. Artık bunları değil, özel şeyler yapmak istiyorum. Devamlı yeni şeyler yapmak istiyorum. Bugün bir araba, yarın bir vinç, yarın dönmedolap, hayvanların olduğu bir çiftlik... Bu gibi oyuncaklar yapmak istiyorum. Ben bir çiftlik yapıyorsam, gören diyecek ki “Ne kadar bu?” Satabilirim. Ama eğer bir iş adamı derse, “Bundan 100 tane yapabilir misiniz bana?” Bir hikaye var bununla ilgili. Kızılderili sepet yapıyor. Kovboy gelip “ne kadar bu?” demiş. Kızılderili “1 dolar” demiş. Kovboy demiş “çok ucuz.” Ben sizden 100 sepet istiyorsam, fiyat ne olacak. Kızılderili demiş bu durumda tanesi “3 dolar olacak.” Kovboy şaşırmış. Beklemiş ki çok olunca fiyat aşağıya düşer. “Neden böyle istiyorsun?” diye sormuş. Kızılderili demiş “bir sepet yapmak hoşuma gider. Ama 100 yaparsam hoşuma gitmez.” Ben de böyle düşünüyorum.

gizli bir direniş vardı
- Naziler’in Hollanda’yı işgalini de yaşadınız...

12-17 yaşları arasındaydım. O zaman oldukça çok oyuncak yaptım. Çünkü harp sırasında her şeyden az kaldı. Mesela hediye almak için dükkanlarda bir şey yoktu. Hayatımız fakirleşiyordu. Kontroplak ve boya alabiliyorduk savaş boyunca. Bununla oyuncak yaptım sattım. Hediye dükkanları bana geliyordu.
Hollanda’nın simgesi aslan. Bir şilt yaptım. Ortasında aslan ve üstünde de Hollanda bayrağı ve Hollanda’yı oluşturan 7 vilayetin simgesi vardı. Üzerinde de şu anlama gelen bir de yazı vardı: “Düşman yapacağını yapsın ama ben devam edeceğim, yıkılmayacağım.” Bundan 2 bin adet yaptım.
Naziler çok kötü davranıyorlardı. Yahudileri alıyorlardı. Çalıyorlardı... Fabrikalardaki makineleri Almanya’ya götürüyorlardı. Az yemek vardı. 15 bin kişi açlıktan öldü. Böyle bir durumda yaşıyorduk. Yaptığım şilt de insanlara umut vermiştir. Yeniden eskiye döneceğiz diye. Ama açık direniş için Hollanda’nın coğrafyası müsait değildi. Hollanda düz bir yer. Yugoslavya’da dağlar var. Orada direniş yapabilirsiniz. Biz başka bir şey yaptık. Okulda Almanca öğreniyorduk ama bir Alman bir şey sorduğunda “bilmiyoruz” diyorduk. Ya da bir yer de Alman varsa yokmuş gibi davranıp, ondan yana bakmıyorduk. Sabotajlar yapılıyordu. Ama Naziler sert yanıt veriyordu. Sabotaj olduğunda tramvayı durduruyorlardı. Adam, kadın, çocuk herkesi duvara dayayıp öldürüyorlardı. İşbirliği yapanlar vardı. Bizim toplumda o insanlarla konuşmadık. Yani açık değil ama gizli bir direniş vardı.

köy köy gezdi
- Türkiye’ye ile nasıl tanıştınız?

Hollanda’da sosyal hizmet uzmanıydım ve cezaevindeki Türklere danışmanlık yapıyordum. Onlarla ilgili rapor hazırlıyordum. “Neden bu suçu işledi” diye. Bunun için gelenkleri, görenekleri, adetleri öğrendim. Kitaplar okudum. Uzun ceza alan Türkler vardı ve onlar için ailelerine gittim. Edirne’den, Erzurum’a Ardahan’a kadar her yeri gezdim. Sadece Güneydoğu’da Urfa’dan doğusuna gitmedim. En az 25-30 aile ile görüştüm. En başta bir iki saat oturup yola devam edeceğimi düşünüyordum. Çünkü Hollanda’da böyle olur. Ama böyle olmadığını gördüm. İlk gün havadan sudan sohbet ediliyor. Konuya girilmiyor. Tam kalkacaksın yemek hazırlanıyor. Sonra geç oldu denilerek yatak hazırlanıyor. Ev sahibi seni rahat ettirmek için kendisi mutfakta yatıyor ama en iyi yeri sana veriyor. İkinci gün kahvaltı, ardından akrabalar ve muhtar geliyor. Ancak üçüncü gün derin konulara girebiliyorsun. İnanılmaz bir misafirperverlik var. Hatta soyadımdan dolayı bana “Hasan Amca”, şimdi ise “Hasan Dede” demeye başladılar.
Ama şimdi anladım ki misafirperverlik bir yandan da test. İlk önce kendileri, ikinci gün akrabaların ve muhtarın testinden geçiyorsun. Ancak üçüncü gün asıl mevzuya girebiliyorsun. Böylece Türkiye ikinci vatanım oldu. Hollanda’yı sevmediğim için değil, Türkiye’nin sosyal hayatını sevdiğim için. Hollanda’da “Ben” vardır. Burada ise özellikle aziz nesin’i örnek aldım
köylerde “Biz” var. Misafirperverlik ise, Hollandalılar için anlaşılmazdır. Ve bunu Hollanda’ya ithal etmek istiyorum. Mesela Hollanda’ya gidiyoruz ve Türkiye’ye geldiğimizde komşu soruyor, bakkal soruyor hatta dolmuş şoförü soruyor. Hollanda da ise sadece akrabaların sevinir. Başka kimse değil.

- Aziz Nesin ile nasıl tanıştınız?

1991 yılında Aziz Nesin Hollanda’daydı. Hapishanedeki Türkler için konferans verecekti. Daha önce kitaplarını okumuştum ve mektuplaştık. Geldiğinde ben onu karşıladım. Beni yaşadığım gemide ziyaret etti. Geminin ismi Türkçe “Güyandın”dı. Ona Meccano sergimi gösterdim. Saatlerce oynadı. Beni Türkiye’ye davet etti. Ve o yıl Türkiye’ye geldim. 14 yıl önce de kesin olarak Türkiye’ye yerleştim ve Nesin Vakfı için çalışmaya başladım.
Aziz Nesin benim için büyük bir örnek oldu. Neden? Aziz Nesin fakir bir insandı. Aziz Nesin hikaye ile kapitalizme karşı koyuyordu. Türk halkına ayna veriyordu kendini görmesi için. Ve Aziz Nesin hikaye ile zengin oldu. İstese villası, lüks arabaları, görkemli bir yatı olabilirdi. O ne yaptı? Milyonlarca doları Nesin Vakfı’na yatırdı. Kazancını topluma geri verdi. Kitaplarının haklarını Nesin Vakfı’na bağışladı. 5.5 yıl hapis yattı, 200’ün üzerinde davası vardı. Ama Aziz Nesin bu duruşuyla mutlu bir insandı. Nesin Vakfı’nın arabası vardı ama kendisi için arabası yoktu. Otobüsle gelip gidiyordu. Ben de onu örnek aldım. Oyuncak yapıyorum ama kendim için değil Nesin Vakfı için. Ne mutlu, ne zengin bir insanım. Cebim değil ama kalbim zengin.

Muzaffer Özkurt
www.evrensel.net