evrensel olmak

evrensel olmak

‘ne amerika ne rusya’dan ‘ne abd ne ab’ ye…



Altmışlı yıllarda sosyalistler, ABD emperyalizmi karşıtı sloganlarla kitlesel eylem gerçekleştirdiğinde, nedense milliyetçiler fazla gecikmeden karşılık verirdi: “Amerika gitsin Rusya mı gelsin?” Vb...
***
Herhalde böylesi abukluğa yanıt olacağından değildi ama bir süre sonra çevremizde “Ne Amerika ne Rusya” sloganı sözlü ve yazılı olarak görülmeye başlandı. Ne var ki malum çevreler, bu slogandan bile mutlu olmadı.
Ne diyelim, canları sağ olsun! Derken Sovyetler Birliği’nin dağılmasının üzerinden bir zaman geçti… Dünyada dengeler değişti. Akkoyun karakoyun belli oldu. Hiçbir zaman ‘düşmansız’ yaşamamış; -çünkü ‘düşman’ onun var olma nedenidir- eski milliyetçilerimizle ‘iyi aile çocuğu’ ulusalcılarımız, kol kola ‘teşriki mesai’ yapmaya başladı. ‘Dini bütün’ kardeşlerimizi de din öğesini kullanarak, zaman zaman saflarına almayı ihmal etmediler. Artık düşmanın adı da güncelleştirilmişti: “Ne ABD ne AB!” Bazı çevreler, daha havalı olsun diye midir; bir de “Bağımsız Türkiye”yi ekliyordu.
***
Toplumsal gelişmemizde bir aşama sayılmalı mıydı? Kırk yıl önce ABD emperyalizmini lanetlerken Bağımsız Türkiye diye bağıran o canım gençlerin güvenlik kuvvetlerince nasıl işkenceden geçirildiğini, kimisinin resmen öldürüldüğünü anımsadıkça şimdi bile tıkanıyorum. Diyebilirim ki kırk yıl önce solculara neden saldırdığını bilmeyen (milliyetçi ve dini bütün) bu takım, şimdilerde kendisine öğretilen bu cafcaflı sloganın, ülkemiz ve dünya gerçeğiyle ne kadar örtüştüğünü de bilmiyordu.
***
Altmış yıldır ülkemizde cirit atıp üsler kuruyor ABD!
NATO’ya alınmamızın bedelini ağır ödedik. (Irak’tan elli yıl önce...) Stratejik ortağımız(?) Amerika’nın “demokrasi ve barış(!)” götürdüğü, bizden binlerce kilometre uzaktaki Kore’de, Mehmetçiklerin mezarı vardır şimdi. Bu konuda kitaplar yazıldı. Yaşanan Soğuk Savaş’ın da verdiği cesaretle dönemin Cumhurbaşkanı Bayar hızını alamamış, Türkiye’yi ‘Küçük Amerika’ olarak hayal ettiğini bile söyleyivermişti. Son yıllarında hezeyan dozu iyice artmış; “Bu kış Türkiye’ye komünizm gelecek” diyerek antikomünistleri bile güldürmüştü.
***
Daha sonra AP Genel Başkanı ve Başbakan olan, basında “Morrison Süleyman” diye anılacak Süleyman Demirel işi doruğuna çıkaracaktı. ABD Başkanı Johnson’la çektirdiği fotoğraf, onun için önemli bir referans olmuştur. Son olarak da İzmit’te SEKA’nın bulunduğu arazide ünlü bir ABD’li otomobil firmasının fabrika kurmasına karşı çıkıldığında, “Gelsinler Çankaya’da (Köşk’te) onlara arazi vereyim” diyebilmişti. Yine sağın önemli isimlerinden (milliyetçi ve hacı) rahmetli Türkeş, 1970’lerin başında Başbakan Ecevit’in, “Afyon ekimi”ni serbest bırakmasına itiraz etmişti; “Amerika sonra ne der” diye… Özal’ı, Çiller’i ve tabii Recep T. Erdoğan’ı bir bir anlatmaya gerek var mı? Medyada, Meclis’te, üniversitede, iş dünyasında, tabii TSK’da o kadar çok ABD hayranı ve avukatı var ki… Nasıl ve kimler ABD’ye karşı çıkabilir?
Ve bir söz ki çeki taşı: “İncirlik Üssü varken ABD karşıtlığı kandırmacadır.” (Tayfun Mater, Küresel Barış ve Adalet Koalisyonu Girişimi Sözcüsü; BirGün Gazetesi, 10.06.07)
***
AB’ye gelince…Öncelikle AB’yi tanımak için iki yüz yıllık Batılılaşma çabamızı ve yaşanan süreci öğrenmemiz gerekiyor. Batı dedikleri öyle çok uzak bir yerde, söz gelimi Kaf Dağı’nın ardında değildir. Yanı başımızdadır. 1453’ten beri kapı bir komşuyuz. Bunun dışında yüzlerce yıldır sürekli savaş ve barış nedeniyle Avrupa devletleri ve halkıyla yüz yüze gelmiş, birbirimizi tanımışız. Biz vermesek de genelde onlardan kız almışız. Bilindiği gibi hemen bütün padişahlarımızın eşi Hıristiyandır.
Hukuk felsefesi ve sosyolojisi profesörü Niyazi Öktem’e göre “Osmanlı, Müslüman olmuş Bizans’tır.” (Röportaj: Neşe Düzel/Radikal gazetesi, 27.11.06)
***
Denebilir ki Batılılaşma serüvenimizin, bir başka deyişle AB’nin ilk kilometre taşı Tanzimat Fermanı’dır. Daha 19. yüzyılı yarılamadan, Fransız Devrimi’nin rüzgârı Osmanlı Devleti’nin başkenti İstanbul’u ziyaret etti. 3 Kasım 1839’da Gülhane’de, Sultan Abdülmecit’in huzurunda okunan Gülhane Hattı Hümayun’u, sonuçları itibariyle tarihsel değerdedir. Bu özetle denebilir ki hükümdarın İslamın geleneksel kurallarına ve dine dayalı hukukun kesin buyruklarına karşı durmanın belgesidir. İster istemez önemli etkisi oldu. Nitekim, 1840’ta İstanbul’da, Avrupa ceza kanunları türünde ilk kanun külliyatı yayımlandı. Bunun amacı, büyük devletlerin etkisiyle bütün iktidar görevlilerinin bilinen keyfi davranışlarına, yetkiyi kötüye kullanmalarına, rüşvete, haraca, müsadereye ve her çeşit kötü işlemlere son vermekti. Zamanın tutucuları, Sultan Abdülmecit’i sözünde durmayan, inancı sarsak bir Müslüman; etrafındaki vezirlerini de dinsizlere satılmış gavur olarak suçladılar. 1843’te padişahın çıkardığı bir emirnameyle ilk karma mahkemeler kuruldu. Bu reform, önemli bir yeniliğin getirilmesi bakımından övgüye değerdir. Böylelikle ilk kez, bir Müslüman hakkında Hıristiyan ve Yahudilerin tanıklığı geçerli sayıldı. 1847’de Abdülmecit köle satma usulüne de son verdi.
***
Latin harflerinin kullanılması bile 19. yüzyılın ikinci yarısından sonra kimi padişah ve devlet adamlarınca dile getirilmiştir. (Bir anımsatma: 1960’dan sonraki devlet büyüklerimizin aksine, 600 yıllık Osmanlı iktidarında hacı olmuş bir padişahımız yoktur.)
***
Şimdi Osmanlı dönemine ait önemli çalışmaları olan değerli bilim adamı ve yazar Taner Timur’a kulak verelim:
[(…) Ve Osmanlı “Islahat” dönemi bu koşullarda başladı: Hıristiyan Osmanlılar da devlet yönetimine eşit koşullarda katılmalıydılar. Ne var ki Osmanlı yönetici zümresi, ilk Türkçe romanı yazan, ilk Osmanlı tiyatro ekibini kuran, İstanbul’a modern mimarinin örneklerini taşıyan, eğitime büyük katkıları olan Osmanlı Hıristiyanlarını entegre edemeyince bu işi “Devlet-i Muazzam”a yüklendi. Osmanlı Devleti’ne “reform” baskıları bu koşullarda başladı. (…) Bana öyle geliyor ki, çok farklı sosyoekonomik koşullar içinde, fakat benzer işlevsel bir konumda Batı’yla bütünleşme çabalarına devam ediyoruz. Az gittik, uz gittik… Bir de baktık ki tarih tekerrür etmiş ve biz de başlangıç noktasına dönmüşüz. Ve bu arada vahşi sömürgeciliğin yerini “medeni” bir “küreselleşme”; “Osmanlı Islahatçılığı”nın yerini de “İnsan Hakları” doktrini almış! (…) İnsan hakları ve demokrasiyi eğer biz gerçekleştiremiyorsak, bunlar lehine müdahale nereden gelirse gelsin kabulümüzdür. Fakat insan haklarının kolektif bilince nüfuz etmesinin ve kalıcı olmasının yolu bu mudur? Türk insanının (aydınının) kimlik sorunu ve kültür dramı da burada başlıyor. (…) Ne yazık ki bağımsız, onurlu ve başkalarına saygılı bir politikanın nesnel koşullarını Türkiye hâlâ yaratamadı. İnsan hakları kaygımız ve iktisadî çıkarlarımız, bizi Avrupa Partisi’ne; yüzyılların birikimi korkularımız, komplo teorileri ve paranoyamız da “süper-güç” ABD’ye yöneltiyor. Ve tarihin Tanzimat aydınlarına çizdiği “kısırdöngü”nün içinden (Ulusal Kurtuluş Savaşı ve onu izleyen yıllar dışında) bir türlü çıkamadık.]
(Prof. Dr. Taner Timur, ‘Islahat’tan ‘İnsan Hakları’na Avrupalılar ve Biz/Radikal İki, 26 Aralık 1999)
***
Görüldüğü gibi düşman belleyerek, ABD ile aynı kefeye koyduğumuz (yazıyla) Avrupa Birliği yolculuğumuz, öyle elli altmış yıllık bir iş değil.
Artık 19. yüzyıl penceresinden değil 21. yüzyılın geniş penceresinden insanlığı, insana ait cümle hakları görmeye çalışmalıyız. Demokrat ve evrensel olmak da öncelikle bunu gerektiriyor.

Remzi İnanç
www.evrensel.net