Kazım ve onur meselesi

Kazım ve onur meselesi

Evini yaptırmak için borç alan bir işçi, o borcu ödeyemedikçe kahrolur. Bacısına, kızına, karısına sahip çıkamayan bir erkek sinirli olur.


Evini yaptırmak için borç alan bir işçi, o borcu ödeyemedikçe kahrolur. Bacısına, kızına, karısına sahip çıkamayan bir erkek sinirli olur. Geleneklerin, adetlerin gün geçtikçe eridiğini gören yaşlılar söylenir durur. Evini geçindirmeye gücü yetmeyen erkek, erir biter. Ya da kendini döven eşinin evini terk edemeyen kadın, gün geçtikçe kendinden geçer. Çocuklarına ya da sevdiğine ulaşamayan bir kadın mahvolur.
Çok fazla toplumsal cinsiyet kullanarak, erkek bakış açısıyla anlatıldı ama bu meseleyi en iyi kavratabilmek için bu örnekleri vermek gerekti. Bu mesele onur meselesi. Elindekini kaybetmenin, gururuna yediremediği işler yapmanın, zamana göğüs gerememenin yarattığı buruk bir onur meselesi. Bu burukluk yüreği yakar, kanı dondurur, insanı bitirir...
Şimdi bunu bir halka yoralım. Borcunu ödeyemeyen adam gibi, çocuklarına borcunu ödeyemeyen bir halk. Gelenekleri kayboldukça kahrolan bir yaşlı gibi, kültürünü kaybettikçe kahrolmuş bir halk. Biricik evine ve ailesine para getiremedikçe eriyen baba gibi dilini, kültürünü besleyemeyen bir halk. Ve bu halka Lazlar diyelim.
Lazların sıkıntısı
Ne garip değil mi; bir dilin bir nesil, en fazla iki nesilde unutulması? Yaz tatilinde memlekete gittiğimizde büyüklerimizin cümle arasında anlamadığımız kelimeler kullanması ne tuhaf. Benim babaannem biliyor da ben nasıl bilmiyorum? Hem sonradan öğreniyorum, bu benim anadilimmiş. Tamam, belli politikalar uğruna bu dil unutulmuş, unutturulmuş. Peki o insan? Lazcayı unutmuş bir Laz genci? Lazcanın varlığından haberi olmayan bir Laz bebesi? Dilin ölmesi o toplumda neyi değiştirir? Hem de dil, en önemli kültür birikimi, en büyük gelenek iken... Onun birdenbire yok olması...
Lazlar işte bunun sıkıntısını yaşıyor. Bunun sinirini, hıncını, öfkesini büyütüyorlar içlerinde gün geçtikçe. Bebekleri, evleri, kadınları, tarlaları, toprakları, çay bahçeleri, fındık ağaçları nasıl somut hayatlarının birer simgesiyse, ve çay bahçelerinin hesabını nasıl didik didik yapıyor, bir anlaşmazlık olursa farklı yollara başvurabiliyorlarsa; dilleri de onların soyut hayatlarının, yani yaşamlarını belirleyen kültürlerinin neredeyse en büyük ögesi. Dolayısıyla onun yok olması, ellerinden kundaktaki bebelerinin alınması gibi yüreklerine oturan bir şey.
Kazım’ın sesi
Kazım Koyuncu, bu yüzden bu kadar sevildi bir halkın içinde. Yediden yetmişe herkesin, bu uzun saçlı delikanlıyı bu kadar benimsemesi, onlara bir şeyleri unutturmasından ve başka şeyleri yeniden hatırlatmasından doğdu. Kendilerine dayakla unutturulan bir dili, Kazım bağıra bağıra söyledi. Bunun anlatılmaz hazzını yaşadı tüm Lazlar, Kazım’ı her dinlediklerinde. İç dünyalarındaki, bilinç altındaki bir “ezilmişliği, yok oluşu, kaybedilişi” Kazım fitilledi. Ondan sonra daha çok tartışılır oldu birçok mesele. Ve tartışmalar daha da alevlendi. Kazım Koyuncu, bunu bilinçli, isteyerek yapmadı tabii ki. Bir başkası da olabilir veya olmayabilirdi. Ama o, bu cesareti gösterdi. Kaybolan bir dilde şarkı söylemeyi seçti; kimseyi takmadan, hesap etmeden. Bir tek dilin konuşulmaya çalışıldığı bu topraklarda, Kazım’ın sesini daha çok açtılar Lazlar; dağdaki evlerinde, deniz kenarında “Bizim de dilimiz var” diyerek. Hem bu isim, oradaki diğer kültürlere de örneklik etti, Hemşinliler gibi.
Bitmedi
Kazım’ın ölümüne Lazlar da ağladı, Hemşinliler de. Ağladıkları başka bir şeydi ya aslında, “Kazım” diye diye gözyaşlarını döktüler. O ışık, o umut, o fitilin de sönmesine üzüldüler belki bir yerde. Ama bitmedi ki. Hiçbir şey bitmedi. O borç da duruyor, erkek hâlâ evine ekmek getiremiyor, kadın da hâlâ dayak yiyor...
Sözün özü; bir kadının kocasının tokatlamak için uzanmış elini tutması gibi, Kazım’ın inadına Lazca söylemesi gibi onura sahip çıkma meselesi bu hikaye. Bu meseleyi kendi öz meselemiz bilip öfkemizi, hıncımızı kendimize doğrultmaktan çıkma zamanı.
Müge Tuzcuoğlu
www.evrensel.net