Çukurova’da bir halk akademisi

Çukurova’da bir halk akademisi

Tanıdık, adı hafızalarımızda iyi duyguları çağrıştıran iri yarı bir adam İbrahim Çenet. Adımlarını aksayarak atıyor ama bir o kadar da kendine güvenli. İki kolunu ve bir ayağını, değerlerini yaşatmak uğruna çabalarken bırakmış ...


Tanıdık, adı hafızalarımızda iyi duyguları çağrıştıran iri yarı bir adam İbrahim Çenet. Adımlarını aksayarak atıyor ama bir o kadar da kendine güvenli. İki kolunu ve bir ayağını, değerlerini yaşatmak uğruna çabalarken bırakmış bir kazada. Olanı olmayanıyla her şeyini, bir bayrak gibi onurla taşıyor. Dünden yarına köprü kurmanın telaşıyla, ter içinde koşturuyor.
“Anadolu Halk Bilimleri ve Kültür Derneği” adına birkaç gün önce yazar Yaşar Kemal’e ‘Özgür İnsan’ Ödülü’nü takdim ettikten sonra İstanbul’daki eşini-dostunu ziyaret ediyor. On beşinde, içtenlikli gözleriyle kızı Kübele hep babasının yanında. Birlikte halk kültürüne sevdalarını dile getiriyor ve Çukurova, Osmaniye Çardak köyündeki çalışmalarını güzel insanlarla paylaşmak istiyorlar.

Öncelikle sizi okurlarımıza hatırlatmak açısından, kendinizi tanıtmanızı isteyeceğim.
Çukurova, Osmaniyeliyim. 1949 yılında Çardak köyünde doğdum.
İstanbul Üniversitesi’nde hukuk okudum. Daha sonraki zamanda Fransa’da edebiyat okudum. Şimdi kültür işleriyle uğraşıyorum. Kültür tarihi üzerine araştırmalar yapıyor, yazıyorum.
Mücadelemi elimden geldiğince sürdürmeye çalışıyorum. 78’liler Federasyonu’na bağlı dernek çalışmasının içindeyim.

Yılın bir bölümünü İsveç’te geçirdiğinizi, diğer bölümünde Osmaniye Çardak köyünde kültürel faaliyetlerde bulunduğunuzu biliyoruz. Bize bunlardan söz eder misiniz?
Çeşitli yatmışlıklarım vardı; beş yıl da bir kitap yazmaktan ceza vermişlerdi. Yatmadım, ‘90’da yurt dışına çıktım. ‘91’deki yasayla ‘fikir suçları’ da ortadan kalktı, pasaport da vermeyince bizi bir nevi doğal sürgün yaptılar. Ancak ‘98’de gelebildik. O günden bugüne, dörtte üç-beşte dört gibi burada kalıyorum. Eşim ve üç kızım Devin Irmak, Güneş Aşkın, Kübele Işkın da böyle yaşıyor. Aynı zamanda İsveç vatandaşıyım.
Anadolu Halk Bilimleri ve Kültür Derneği çalışması şöyle doğdu: Ben zaten halkbilim çalışması yapıyor; kır, bayır, dağlarda halk kültürü derliyordum. Başka çalışma yapan arkadaşlar da vardı, çalışmalarımızı sempozyumlar ve başka etkinlikler şeklinde bütünleştirmeye karar verdik. Ekibimizde Çukurova Üniversitesi Konservatuvarı Dekanı Prof. Yalçın Yüreğir, aynı üniversiteden Heykeltıraş Ahmet Kamacı, Ressam Niyazi Argavan ile Mersin Üniversitesi’nden Doç. Dr. Çetin Veysal vardı. Derken 2004 yılında bunu bir dernek şeklinde oluşturalım dedik ve yaptık. Derneği elli kişiyle kurduk. Yukarıda saydıklarım dışında derneğin içinde, yönetiminde ve etrafında nice güzel insan var şu anda. Afşar Timuçin, Ataol Behramoğlu, Abdulkadir Paksoy, Emel Kürtüloğlu, Nedim Fuat Soylu, Kaya Güvenç, Çetin Yiğenoğlu... Ayrıca köylülerden insanlar var. Biz bir yanıyla akademik bir derneğiz, bir yanıyla kitlesel halk derneğiyiz.

Ne gibi faaliyetler yürütüyorsunuz?
İlkini 2004 yılında yaptığımız ve her yıl tekrarladığımız, üç gün süren bir ana etkinliğimiz var. 2004 yılındakine “2. Şiir-Müzik-Kültür Kurultayı” adını vermiştik.

Neden ikinci?
Burası çok önemli. Türkiye Cumhuriyeti kurulduğu zaman ekonomi ve yaşamın düzenlenmesi çok önemliydi. Peş peşe iktisat, kılık-kıyafet ve şapka, alfabe belirlemeleri kongre ve kurultayları, devrimleri yapılıyor.
1934 yılında da Meclis’te, “Halk diyoruz; halk kültürü, müziği, gelenekleri nasıldır bilmiyoruz” denerek halk kültürü üzerine bir araştırma yapılması kararı alınıyor. Bunun üzerine Türkiye’ye Bela Bartok’u getiriyorlar. Türkiye’yi on beş bölgeye ayırarak araştırmaya girişiyorlar ve “Halk kültürünü en yatkın, en orijinal, bozulmamış haliyle taşıyan yer neresidir” diye araştırıyorlar ve “Osmaniye bölgesi, Doğu Çukurova’dır” diye karar veriyorlar. Ve 1936 yılının Kasım ayında Bela Bartok, Adnan Saygun, Feridun Cemal Erkin, Necip Fazıl Akses, o zamanlar Kültür Bakanlığı gibi çalışma yapan halkevlerinin yöneticileri, Milli Eğitim’in kültür sorumluları olmak üzere hepsi Osmaniye’nin Çardak köyünde bir hafta süren bir kurultay gerçekleştiriyorlar. Fakat bu unutulmuş bir tarihtir. ’90’lardan sonra ortaya çıktı; bütün belgeleri elimizde, üniversitelerde okutulmaya başlandı. İşte bunu biz birinci kurultay kabul ettiğimizden, 2004’te yaptığımıza ikinci dedik. Ve bunu bir gelenek haline getirerek halk kültürünü derlemeye gayret gösteriyoruz.

Etkinlikleriniz içinde neler var?
İki tür etkinlik yapıyoruz: Bir tanesi tamamen otantik, folklorik ve yerel faaliyetler. İkincisi de evrensel, genel ve modern faaliyetler. Birincisinin içinde doğaçlama şiir, ağıt ve ninnileri, seyirlik köy kır tiyatro oyunlarını, halkoyunlarını, halk el sanatlarını, çocuk, genç ve yetişkin oyunlarını uygulamalı olarak gösteriyoruz. Diğerinde, bilim adamları çeşitli konularda konferanslar veriyorlar. Ayrıca bu köyde ve Osmaniye’de yağlıboya resim ve heykel sergileri açıyoruz.
Bunların yanında yurt dışında üniversitelerle de ilişkiler kurmaya başladık. Geçen sene Macaristan Bilimler Akademisi’nden Türk Halk Müziği Bölüm Başkanı Dr. Yanoş Sipoş’la, Macaristan Pizmanya Üniversitesi’nden Eva Çati ile birlikte Çukurova müziğini dünya halk müziği haritası içerisindeki yerine oturtma üzerine yirmi gün süren bir çalışma yaptık.
Dağla ovanın birleştiği noktada, Çardak köyünde şu anda elli dönüm arazimiz var; kültür merkezi için ayırmış bulunuyoruz. İçinde birkaç bina ve salon var, yenilerini de eklemeyi düşünüyoruz.
Etkinliğimizin çoğunu Çardak köyünde yapıyoruz. Bir kısmını Osmaniye’de ve biraz da Adana, Mersin gibi başka yerlerde.
Üç yıldır Karikatürcüler Derneği ile işbirliği içinde karikatür yarışması düzenliyoruz.

Bu yıl Yaşar Kemal’e “Özgür İnsan” Ödülü verdiniz.
Önemli bir diğer etkinliğimiz de sözünü ettiğiniz “Özgür İnsan” Ödülü olayıdır. Türkiye’de belli bir yer edinmiş sekiz-on insandan bir liste sunuyoruz, jüri bunlardan birisine bu ödülü veriyor.
Bunun için aradığımız bazı özellikler var. Öncelikle kişinin duruşunda zikzak çizmiş olmaması, kendisini dışındaki kişi ve toplum belirlemelerinden nispeten uzak tutması ve istikrarlı bir şekilde halkın mutluluğu için uğraşan biri olması... Toplum insanı olur, sanat insanı olur, politik insan olur, bilim insanı olur. Jüri bu ödülün ilkini 2005 yılında, 93 yaşındaki Sümerolog Dr. Muazzez İlmiye Çığ’a verdi. İkincisi, dünyanın en genç profesörü unvanlı Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu’na verildi. Bu yıl ise bildiğiniz gibi birkaç gün önce, “Çukurova Bayramlığını Giyerken” sergisinin olduğu yerde Yaşar Kemal’e verdik bu ödülü.
Ödül olarak üzgünüz ki demeyeceğim, üzgün değiliz. Mutluyuz ki dünyaca ünlü birçok ödüllerde olduğu gibi çuvallarla para veremiyoruz. Biz ‘Özgür İnsan’ Gılgamış heykelciği veriyoruz. Gılgamış’ın ölümsüzlüğü ve özgürlüğü arayan mitolojik ve tarihi kimliğini, bilmem anlatmaya gerek var mı? Biz de özgürlüğü ve ölümsüzlüğü arayan güzel insanlara bu ödülü veriyoruz.

Ekleyeceğiniz bir şey var mı?
Bu çalışma, iki yıldır Türkiye’de daha çok yayıldı ve benimsendi. Basın da daha çok ilgileniyor. Biz bu faaliyetleri geliştirerek sürdürmek istiyoruz. Akademik bir çalışma birimine doğru evriliyoruz. Süreç içinde Anadolu Halk Bilimleri ve Kültür Akademisi’ne, Özgür Halk Üniversitesi’ne dönüşebiliriz. En gelişkin bilim insanlarıyla en yerel halktan kültür insanlarını buluşturan bu sentez, bize büyük umut veriyor. (İstanbul/EVRENSEL)
(İletişim için tel: (328) 835 64 06 /
[email protected])

İdam gecesi yaralandım

Deniz Gezmiş’le aşağı yukarı aynı yaştaydım. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ndeydik ve aynı sınıftaydık. Bizim okula başladığımız dönem bizim için daha silahın, külahın, bıçağın olmadığı bir dönemdi. Üzerimize bıçakla, silahla saldırtılan onlarca kişilik “ülkücü” denen gruba karşı küçük deney tüplerine koyduğumuz seyreltik sülfürik asidi üstlerine serperek kendimizi koruyor ve çatışıyorduk. Sonraki ve şimdiki kuşaklara belki de komik gelebilir ama biz Denizlerle böyle başlamıştık.
Denizler idam edildiği zaman, ne yapabiliyorsak yapmaya giriştik. 6 Mayıs 1972 gecesi bir eylemde, kaza sonucu şu an protez olarak gördüğünüz ellerimi ve bir ayağımı kaybettim. Bunların yokluğu elbette sıkıntı yaratıyor ama ben yaşadıklarımdan da sakatlandığım günden dolayı da onur duyuyorum. Denizlerin idam edildiği gün ne yapılacaktı? Oturup ağlamanın gereği yoktu.
Memik Horuz
www.evrensel.net