AVRUPA GERÇEĞİ

  • AB Anayasası konusunda geçen hafta kaldığımız yerden devam edersek, Brüksel’deki zirve beklendiği gibi AB’nin karekökünün alınmasıyla sonuçlandı. Her ne kadar karar alma biçimi Polonya’nın dayattığı “karekök” şeklinde


    AB Anayasası konusunda geçen hafta kaldığımız yerden devam edersek, Brüksel’deki zirve beklendiği gibi AB’nin karekökünün alınmasıyla sonuçlandı. Her ne kadar karar alma biçimi Polonya’nın dayattığı “karekök” şeklinde değiştirilmediyse de, imzalanan sözleşmenin kendisi AB’nin gelecek vizyonu ve dünya üzerindeki etki gücünün karekökünün alınmasına yeterli oldu.
    AB’nin emperyalist bir güç olarak dünya üzerindeki yeniden paylaşımdan daha fazla pay sahibi olmasını, içeride ise emekçilere karşı alabildiğince pervasız politikalar dayatan anayasanın “ölüm fermanı”nın, “Non” ve “Nee” oylarıyla Fransa ve Hollanda emekçileri tarafından imzalandığını bir kez daha belirtmeliyiz. Eğer, her iki ülkede “Hayır” oyları çıkmasaydı; Anayasa’nın 2009’da en azından isteyen ülkelerde olduğu gibi hayata geçirilmesi kuvvetle muhtemeldi.
    2005’te yapılan referandumlardan sonra dinlenmeye bırakılan AB Anayasası’nın olduğu gibi hayata geçirilemeyeceği anlaşıldıktan sonra, bunun en azından belli bölümlerinin hayata geçirilmesi, AB’nin yakın dönemdeki başlıca görevlerinden biri olmaya devam ediyor.
    Böylece, politik, askeri ve ekonomik açıdan “birleşik bir Avrupa”nın bütün Avrupa ülkelerini kapsayacak şekilde gerçekleşme şansının olmadığı bir kez daha açığa çıkmış bulunuyor. Daha birkaç yıl önce heyecan yaratan bu fikrin eskisi gibi cazip olmadığı tek tek ülkelerin ve halkların gösterdiği tutum ortaya koyuyor olsa gerek.
    ABD’nin sadık müttefikleri Polonya ve İngiltere’nin açık ısrarıyla, birçok ülkenin de arkadan verdiği destekle, dünya siyasetindeki etkisinin karekökü alınan AB’nin geleceği bundan sonra tasarlanandan farkı olacak.
    “Alman burjuvazisinin merkez yayın organı” diye nitelendirilen Frankfurter Allgemeine Zeitung bu yeni dönemi şu şekilde özetliyor: “Brüksel Zirvesi, AB bünyesindeki işbirliğinin genişletildiği oranda derinleştirilebileceği şeklindeki iddianın ne kadar asılsız olduğunu açık bir şekilde gözler önüne serdi. Birlik Avrupa’sı artık daha kısa adımlarla ilerleyebilecek. Brüksel fiyaskosunun senaryosunu Polonya yazdı. Bu senaryonun satır aralarındaki mesajı anlamanın mümkün olmadığını artık kimse iddia edebilir mi?” (25.06.07)
    Süddeutsche Zeitung’dan Martin Werner ise işi biraz daha iletiye götürerek şunları yazıyor: “Kim ki Avrupa’yı dünyada güçlü bir oyuncu ve yurttaşlarının sosyal çıkarlarını korumak istiyorsa mutlaka daha ileriye doğru gitmeli. Almanya, Fransa, İtalya, İspanya, Finlandiya ve diğerleri bütün farklılıklara rağmen birleşik Avrupa’yı başarmak zorundalar. Bu isteklerini eylemleriyle göstermeliler”. (26.06.07)
    Birlik üyeleri arasında bütün iplerin kopmadığı, ikiye bölünmenin olmadığı için herkes derin bir oh çekmekle birlikte, gelinen aşamada başarı adına bir şeyin olmadığı kabul ediliyor. Çünkü AB artık sadece teorik olarak değil, pratik olarak da ikiye bölünme ile karşı karşıyadır. İtalya Başbakanı Romano Prodinin AB’nin içinde bulunduğu durumu anlama bakımından söylediği şu cümleler samimi ve gerçekçi sayılabilir: “Birçok ülke birlikte çalışma ruhunu, heyecanını kaybetti. Avrupa ruhunu yitirdiler. Bundan ötürü ortak bir ilerleme isteğinin artık olacağını pek sanmıyorum” (Süddeutsche Zeitung, 26.06.07)
    Görüldüğü gibi, Avrupalı kapitalist devletlerin ortak bir federal devlet olmak için başlattığı süreç, önemli ölçüde sekteye uğramış bulunuyor. Gerçi bu ilk değil. Geçmişten Avrupa’nın tek bir devlet olabilmesi için dönemin güçlü devletleri tarafından diğer devletlere karşı nice kanlı savaşlar açıldı. İtalyanlar, Fransızlar ve Almanların, Avrupa’ya egemen olma adına açtığı bu savaşların milyonlarca insanın canına mal olduğu biliniyor.
    İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra aynı devletler kendi damgalarını vuracakları “birleşik Avrupa”yı diplomatik yollardan gerçekleştirmeye çalıştı, çalışıyor. Avrupa Anayasası, geride bıraktığımız yarım yüzyılda birleşik Avrupa’nın yaratılması konusunda yürütülen diplomasinin en üst düzeyde formüle edilmesinden başka bir şey değil. Anayasayı yazanlar, kapitalizmde her bir devletin kendi egemenliğini, başka devletlerin egemen olduğu yeni bir oluşuma teslim edemeyecekleri gerçeğini hesaba katmadılar. Ya da katmak istemediler.
    Son gelişmeler, Avrupa’nın büyük sermaye kesimlerinin çıkarlarını temsil eden AB’nin hem iç çelişkilerle dolu olduğunu, hem de emekçilerin yaratılmak istenen “sermayenin Avrupa”sına karşı vermiş olduğu mücadelenin sonuç getirdiğini gösteriyor.
    Dediğimiz gibi, bugün eğer pervasız ve saldırgan bir AB’nin yaratılması hedefi daha sekteye uğramak zorunda bırakıldıysa; bunu Fransa ve Hollanda’daki emekçilerin “Hayır”larına borçluyuz. Demek ki, “Hayır”da, hayır varmış ve her şey sermayenin istediği, planladığı gibi olmuyormuş.
    Yücel Özdemir
    www.evrensel.net