NOT

NOT

  • “Terörle mücadele” piyasası yeniden hareketli... Genelkurmay’ın gazetecileri topladığı Eğridir kampı dolayısıyla bir kez daha gördük ki, seçimlerin yanında hiç ihmal edilmesi istenmeyen bir gündem bu.


    “Terörle mücadele” piyasası yeniden hareketli... Genelkurmay’ın gazetecileri topladığı Eğridir kampı dolayısıyla bir kez daha gördük ki, seçimlerin yanında hiç ihmal edilmesi istenmeyen bir gündem bu. Öyle ki; “terörle mücadele”, güvenlik bürokrasisince dayatılan ve vesayetlendirilmiş siyaset esnafı tarafından da kabul edilmiş ortak seçim ekseni durumundadır artık. Her ağzını açanın besmelesi oluyor adeta. Asker-sivil, devletçi-liberal, dinci-laik... Bütün sistem unsurlarının örtüşme noktası da bu ortak kabulden kuruluyor: Memleketin birinci sorunu terör ve terörle mücadeledir!
    Oysa bunun, memleketin gerçek sorunlarını örten ve bu sorunlardan varlık ve iktidar temeli bulanların tepe tepe kullandığı bir örtü, bir kilit olduğu çok da bilinmez değil. Özellikle demokrasi sorunu denilince, malum eller hemen bu “terörle mücadele” kilidine uzanıveriyor. Ancak demokratik yöntemlerle, hak ve özgürlüklerle çözülebilecek, tarihsel, siyasal nitelikteki Kürt sorunu, işte bu “terörle mücadele”ci savaş eksenine gerekçe yapılıyor. Yüz yılın bu çok boyutlu sorununa, “Kürt sorunu yok, terör sorunu var” ezberiyle ve bu kadar yüzeysel ve bönce yaklaşılıyor. Hep tekrarlamak gerekiyor; ilgili ilgisiz bütün toplumsal kesimleri etkileyen, milyonların yaşamına dolaysızca girmiş, tarihsel temelleri olan bir büyük sorunun, böylesi nafile “terör” gürültüsüyle karşılanıyor olması, çözümsüzlüğü tercih etmektir. Öncesi bir yana; en az 20 yıldır süren savaşıyla; kolorduları, özel güvenlik güçleri, korucuları, özel timleri, Jitem’i, itirafçı şebekeleriyle; sıkıyönetim ve OHAL rejimleriyle; 3 bin köyün boşaltılıp talan edilmesi, milyonlarca yoksulun sonu belirsiz göçlere sürülmesiyle; ormanların yakılması, arazilerin mayınlanması, toplu mezarları, işkenceleri ve daha nice teferruatıyla girişilmiş bu devasa seferberlik, “terörle mücadele” oluyor, öyle mi? Hadi öyle olsun, ya sonuç? Tam da “az gittik, uz gittik...” hesabı... Ama gidilen yol “bir arpa boyu” bile değil işte...
    “Terörle mücadele” stratejisinin getirdiği yer, dönüp kendisini tekrarlamaktır. Son Eğridir brifinginde bir kez daha teyit edilen de bu kısır döngü durumu değil midir? İmamların, muhtarların, çobanların dahil edildiği çok geniş bir “işbirlikçi” zemin tarif ediliyor ve “işbirlikçilerle mücadelede ve önleyici çalışmalarda” yetki sıkıntıları olduğu vurgulanıyor. Önceden ayarlanmış çanak sorulara yanıt olarak “Psikolojik savaşta PKK bizden daha etkili. Çünkü elini kolunu bağlayan yok”, deniliyor. Evet, bu durumda bile “elimiz kolumuz bağlı” anlamına gelebilecek bir kısıtlanmışlıktan şikayetçi olmanın ne anlama geldiğini ve 92-93’te başlatılan o dizginsiz “özel savaş”ın sinyallerinin verildiğini (Siirt’te bir mezra boşaltıldı işte) anlamak çok zor olmasa gerek.
    “Kısıtlanmışlıktan” şikayetçi olanların istedikleri nedir? Fiili durumlar yetmiyor da OHAL ya da sıkıyönetim rejimi midir istenilen? Sınır ötesi harekat dedikleri de defalarca yapılmadı mı? Neyse, diyelim ki, brifingde altı çizilen bütün “kısıtlanmış”lıklar giderilmiş olsun. Ne değişecektir? Tutturulacak olası bütün yol ve yöntemler, geçmişte denenmiştir ve nereye varıldığı ortadadır. Yeni ve denenmemiş olan tek şey şu, bomba yapımında kullanılan amonyum nitrat gübrenin azot oranının düşürülmesi ve kontrollü satışının sağlanması (ki Tarım Bakanlığı hemen gübre üreticilerini topladı!) olacak herhalde! Bunlar olur elbette; tüm “kısıtlanmışlıklar” giderilir, gübrenin niteliği de değiştirilebilir. Ama, sonuç? Eğer gerçekten amaç “terör” denileni bitirmekse, bu asabi vaziyetin sonuç vermediği artık biliniyor. “Kökünü kazıyacağız” mantığının denemediği şey kalmadı. Ama hâlâ anlamadığı gerçek orta yerde duruyor; sorun PKK’yi değil, Kürt sorununu çözmektir.
    Peki bu neden anlaşılmıyor ve neden çözümsüzlükte yani bu “terörle mücadele” ekseninde direniliyor? Artık açığa çıkmıştır ki, bu bir tercihtir. Demokrasi karşıtı sistemden ziftlenip zıkkımlananların tercihi... Ne kadar “terörle mücadele”ye kilitlenilmişse, demokratik hak ve özgürlükler o kadar ötelenmiş demektir. Denklem budur. Şimdi “demokrasimizin en önemli meziyeti” diye gevezeliği yapılan “demokratik seçimler”de bile “terörle mücadele” en geniş ortak payda oluyorsa, bu, seçim sonrasında daha da tahkim edilecek olan demokrasi karşıtı, savaş rejimine işarettir. AKP ya da CHP-MHP; çıkarılacak her türlü hükümet bileşiminin savaşçılığının resmidir bu.
    Sonuçta söylenecek olan şudur; faşizme ihtiyaç duyanların, faşizmi arayanların zemin etütleri sürüyor ve giderek derinleşiyor...
    Ve bir şey daha; tarihsel-siyasal bir realitenin genetiğiyle oynamak, gübrenin niteliğini değiştirmekten daha zor olsa gerektir. Yine, gübreyle uğraşarak, en fazla çiftçinin mahsul üretimini olumsuz etkilersin. Ama diğeri öyle mi! Türkiye, Kürt sorununu bir “güvenlik” sorunu olarak algıladıkça, “bölücü terörle mücadele” stratejisini terketmedikçe, şiddete, savaşa, faşizme ve ABD’ye mahkumdur.
    ...
    “Bizi 13 yıl önce meclis kapısında ensemizden tutarak tutsak alanlar, Kürt halkına olan bağlılığımızı ve sevgimizi de tutsak alacaklarını sandılar. Ancak yanıldılar, hem de çok yanıldılar.... Biz bugüne kadar halkımızın emrinde olduk. Sizlere hizmet etmeye devam edeceğiz. ‘Bin Umut’ adayları gümbür gümbür geliyor... Arkadaşlar gözyaşının rengi yoktur ama kanın rengi kırmızıdır. Yaşamını yitiren Mehmetçik de, dağdaki de bizim kardeşimizdir... Değerli dostlar ben bugüne kadar size barış ortamını sağlayamadığım için özür dilerim. Arkadaşlarım adına özür dilerim. 22 Temmuz’da önce barış diyeceğiz...”
    Son sözleri böyle oldu... Barış ve özgürlük mücadelesi bir yiğit militanını kaybetti. Orhan Doğan’ı yitirdik... Son sözleri, onun devrimci yaşamının özetidir ve bir devrimcinin son sözleri de böyle olur işte...
    Başımız sağolsun...
    Vedat İlbeyoğlu
    www.evrensel.net