‘12 Eylül bizim yaşamlarımız sonuçta’

“Rağmen” gibi, ilk bakışta bile başkaldırı ve yürekliliği gösteren bir sözcüğün, süregelen kanlı bir sürecin ifadesi olan “12 Eylül”ün peşine konmuş olması başlı başına çarpıcı ve bir o kadar da heyecanlandırıcı bir olgu


“Rağmen” gibi, ilk bakışta bile başkaldırı ve yürekliliği gösteren bir sözcüğün, süregelen kanlı bir sürecin ifadesi olan “12 Eylül”ün peşine konmuş olması başlı başına çarpıcı ve bir o kadar da heyecanlandırıcı bir olgu. Yedi gençten ikisini doğrudan dinleme şansına sahip olduk, üçüyle de aşağıda okuyacağınız söyleşiyi gerçekleştirdik. Pırıl pırıl zeka ve kor gibi yürekleriyle umut üretiyorlar.
Uzun söze gerek yok; Pınar Tuzcu, Esra Kaya ve Yonca Güneş Yücel, “12 Eylül’e Rağmen” diyorlar.

Kitap çalışması nasıl ortaya çıktı ve yedi arkadaş nasıl bir araya geldiniz?

Pınar Tuzcu: Esra arkadaşımızın ’77 1 Mayıs Katliamı’nın 30. yıldönümü nedeniyle yaptığı makale çalışmasının bize yansımasıyla konu kitaplaştırmaya evrildi. Üniversitedeki ‘sol perspektiften bakan’ başka arkadaşlarla da konuştuk ve böyle bir ekip ve çalışma çıktı.

Neden ’77 1 Mayısı?

Esra Kaya: O dönem, “Türkiye’de ordunun rolü” üzerine bir çalışma yürütüyordum; 77 Katliamı dikkatimi çekti. Bu katliam, 12 Eylül’e giden süreçte bir kırılma noktasıydı. Ve 12 Eylül bizim yaşamlarımız sonuçta. Darbe, işkence gören, hapishanelere girenler kadar bizim, yani ‘80’lerde doğan çocukların da muhatabı ve mağduru olduğu bir olgudur.

Mağduriyetten ne kastediyorsunuz?

Yonca Güneş Yücel: ‘Mağduriyet’in kendisi bizde sınıf mücadelesinin ezenler-ezilenler paradigmasındaki ‘ezilenler’ anlamındadır. Dolayısıyla biz, ‘mağduruz’ derken hiç de yüksünme taşımadık. Ki kitabımızda diğer anlamda bir mağduriyetlikten öte, direnç ve umut vardır.
E.K.: Şurası da önemli, muhatap ve mağdur olan, o şeye müdahale ettiğinde değişim de o noktada başlar. Kitabı da buradan tariflersek doğru yapmış ve umudu da görmüş oluruz. Bu sadece bir kitap değil hayata müdahalenin bir tarzıdır.
P.T.: 12 Eylül, 1977 1 Mayıs alanında kontrgerillayla başladı, 12 Eylül ’80 darbesiyle gerçekleşti, ’82 Anayasası ve ’83 seçimleriyle ‘sivil’leşti. Hâlâ da devam ediyor. Biz aslında bunun isyanını vermek istedik.

Kitapla neyi amaçlıyorsunuz?

P.T.: 12 Eylül ve sonrasının tartışılmasını istiyoruz.
Bu çerçevede başka konularda yeni kitap çalışmalarımız da olacak. Örneğin ‘F tipi hapishaneler ile annelerin çocukları üzerinden politikleşmesi’ üzerine bir çalışma tasarlıyoruz.

Kitabın yayımlanması sonrasında ne tür tepkiler aldınız?

E.K.: Yayımlanması öncesinde kitaptaki konular üzerine Özgür Üniversite’de sunumlar yaptık, paylaştık. Çeşitli dergi ve gazetelere, kurumlara götürdük. 78’liler Vakfı’nın bir toplantısında sunum gerçekleştireceğiz. Sosyal Araştırmalar Vakfı’nın 1 Mayıs öncesi bir çalışmasına katılıp kendimizi anlattık.
Ankara’da 78’liler Federasyonu toplantısında iki arkadaşımız konuşma yaptı. Bizim açımızdan kuşağın temsilcileriyle eşitlikçi ilişkiler tarzını üretebilmek ve geliştirebilmek çok önemli. Birlikte çalışmaktan mutluluk ve onur duyacağız.
Nihayetinde kitabımıza dair, bitmiş-tamamlanmış ve en son sözü söylenmiş kabul etmiyoruz. Alacağımız çok fazla birikim ve deneyim var.
P.T.: 1 Mayıs ‘77’yi çalışırken çok ciddi bir antifaşist direniş gördüm. Bugün biz faşizmle yönetiliyorsak, birleşebileceğimiz noktalardan biri de böyle bir duruş olmalı.
Y.G.Y.: Federasyon, kurumsal sürecinden çok daha fazla bir şey uyandırdı bende.
Biz 12 Eylül’ü güncelleyerek buna karşı bir duruş gösteriyoruz, federasyon da ‘78 değerlerini’ güncelleyerek mücadele yürütüyor, iyi bir paralellik yaratmış oluyoruz. ‘Abi-kardeş’ ilişkisi üzerinden değil olanca doğallığıyla birlikte çalışmak istiyoruz. Üretecek çok şeyimiz var.

Konu seçimlerini ve aranızdaki paylaşımı nasıl belirlediniz?

E.K.: Biraz birikimlerimizi gözettik. Bunu çok işbölümü ve uzmanlaşma üzerinden değil de yoğun olarak çalışılan konular olması üzerinden ele aldık. Zamanımız da kısıtlıydı.
Y.G.Y.: Biriktirdiklerimizin de dışında bir şey gelişti aslında. Örneğin ben ‘Gençlik ve Siyaset’i Türkiye gerçeğinde resmi algıda ya da çok içten algıda illegalitede görürüm. Gençliğin siyasette konumlanışını ‘70’lerde, ‘80 ve ‘90’larda kendini ‘genç’ olarak tarifleyen ve siyasette konumlanan kişileri çok yasal ve parlamenter düzlemde gözlemlemiyorum. Çok ilginçtir ki bu kitabın çıktığı tarihlerde gençliği Meclis’e sokmaya çalışıyorlardı. Milletvekilliği yaşını 25’e düşürmek budur. ‘Hadi gençler siyasete’ diyorlar. Aklıma şu soru geldi: Peki ‘70’lerde mücadele edenler siyaset yapmıyorlar mıydı? Siyaset yapmak nedir bu topraklarda, neye denk düşüyor? Bu ülkeye ve dünyaya dair bir şeyler söylemek sadece ve sadece kurumsal ve kuramsal bir düzlem midir? ‘70’lerden bugüne mahalle, fabrika, üniversite veya kır çalışması yapan gençlerin parlamentoda temsilleri yoktu ama onlar siyaset yapıyorlardı.

Günümüzde 12 Eylül sürüyor diyebilir miyiz?

E.K.: 12 Eylül, 12 Eylül sabahı başlayan ve orada biten ya da birkaç senede biten bir şey değil, hâlâ sürüyor.
P.T.: Hâl⠑kitlesel refleks’e çağrılabiliyorsak; linç kültürünü besleyen bir yerden, toprakların yarısı ‘güvenlik bölgesi’ olarak örtülü OHAL’le yönetiliyorsa, o sürecin devam ettiğinin bir göstergesidir bu. Aynı zamanda bir başka yerden de tanıtımız var; 12 Eylül faşist darbesinin anayasasıyla yönetiliyoruz bugün.
Y.G.Y.: Bu topraklarda Özel Harp Dairesi var ve Korkut Eken tekrar göreve çağırılıyor. Bu henüz bitmeyen bir süreç. Ordunun NATO’ya bağlı olması bir yana, Özel Harp Dairesi gibi kuruluşu da var. Amerika’ya bağımlıdır. Birilerinin bunu söylemesi gerekiyor.
STK’lar Özel Harp Dairesi’nden beter bugün. En sivil siyaseti ortadan kaldıran, sokakta siyaset yapabilmeyi STK’yla ilişkilendiren bir dayatma var, “Demokratik Kitle Örgütü” sözü sadece sol literatürde var. DK֒lerde kısıtlı olanakları kendi evinizden-cebinizden karşılarsınız ve sivil siyaset yaparsınız, fakat STK’lar öyle mi?

Buradan sorarsak; STK’laştırma politikası için ne düşünüyorsunuz?

P.T.: ‘Finanse eden yönetir.’ Burada çok daha önemli olan şey -ve bu canımı çok yakıyor- bir dönem kendisini soldan tariflemiş ve hatta hâlâ öyle tarifleyenlerin bu ilişkiler içinde olmalarıdır. 12 Eylül darbesinin ardından gündeme gelen sivil ön etiketli tanımlamalar, askeri yönetimden bıkmış insanlarda yanıltıcı bir etkide bulundu. Ülkemizde darbeyi isteyen o kadar ‘sivil’ var ki orduyu göreve bile çağırıyorlar. Sivil olmak, giysinin sivil olması değil bilincin apolete esir olmamasıdır. Cumhuriyet mitingleri bu açıdan incelendiğinde, görünürdeki örgütleyenlerin ne kadar ‘sivil’ olduğu görülür.
E.K.: Tam da burada, “Haydi Kızlar Okula” kampanyasına değinmek istiyorum. Bazı iyi niyetli insanların ve ‘hayırsever’lik pazarlayan bazı burjuvaların da katkıda bulunduğu bu kampanya, hiç de gösterilmeye çalışıldığı gibi değildir. Onları ‘cahil’ bırakanın bizzat bu düzenin olduğu gerçeği bir yana, bu okullarla aydınlatma değil kendi anadilini unutturma ve Türkleştirme; yani asimilasyon çalışması yapılmaktadır. Burada bir perde ve gölge oyunu oynanıyor.
P.T.: Tamam kızlar okusun; feodal düzenin kalkmadığını, ağaların parlamentoda yer aldığını, Esra’nın işaret ettiklerini de es geçelim, yine de samimi değiller. Neden kadınların iyi ve kaliteli yaşamasını sağlamıyorlar? Kadın haklarını niçin geliştirmiyorlar? Neden işsizliğine çare bulmuyorlar? Lise ve üniversite mezunu kızlar işsiz! “Haydi Kızlar Okula” ne oluyor o zaman? Neden çalışan kadınları ucuz işgücü olarak kullanıyorlar, neden ‘töre’ cinayetlerine ve daha bir dizi gerici, cinsiyetçi uygulamalara sessiz kalıyorlar? Bursa’da fabrikada yanan kadınları neden umursamıyorlar? Bütün bu günahların yükünü “Haydi Kızlar Okula” kampanyası taşıyabilir mi? (İstanbul/EVRENSEL)
Darbenin günlük karşılığı
Son süreçte militarizm bir yana bırakılıp AB formasyonunda ‘darbe karşıtlığı’ ile sınırlı bir anlayış geliştirilmeye çalışılıyor. ‘Biz kışlasından çıkmayan orduya karşı değiliz, darbe yapan orduya karşıyız’ deniyor. Siz bu konuda nasıl düşünüyorsunuz?
P.T.: Darbenin bugün günlük karşılığı ve militarizmin dayandığı darbe hukuku bize savaşı, ölümleri ve OHAL’in perdeli biçimlerini, katliam, inkar ve imha politikalarını, sözün kelepçelenmesini sunuyorsa -ki öyledir- militarizme karşı da bir duruştur bu.
Y.G.Y.: Türkiye ve dünya koşullarında askeri darbe ve militarizm zaten çok faşizan dinamiklerle kendini var ediyor. Solun, 12 Eylül’den sonra yüzleşmesi gerektiğini fark ettiğim bir olgu da 12 Mart ve 12 Eylül’ü reddederken 27 Mayıs’a görece mesafeli ya da ona fikir üretmeyen tutarsız tavrıdır. 12 Eylül’den başka militer ve paramiliter güçlere; özgürce siyaset yapmanızı ve düşünmenizi engelleyen her askeri müdahaleye, e-muhtıralara, linç saldırılarına, bir korku figürü yaratarak halkı sokaklara döküp ‘sivil darbe’ yapma ve bunun üzerinden güçlenme politikalarına karşı da tutarlı bir duruş gerçekleştirilmesi gerekir. Siyaset yapabilme özgürlüğü veya siyaseti bu topraklarda kendi özgünlüğünde var etme koşulları silahların gölgesinde olmaz.
E.K.: Militarizm zaten sadece darbeyle somutlaşan bir şey değil. Güneş’in demin söylediği gibi e-muhtırası, çeşitli biçim ve halleri var; bütün bunları gözeten, dolayısıyla 27 Mayıs ve 28 Şubat’a da karşı olan bir duruş gerekir.
www.evrensel.net