MERCEK

  • “Terör tehdidi”, “bölücü terör”, “terörist saldırı” söylemi giderek yoğunluk kazanıyor. Bu söylem etrafında “kamuoyu oluşturma” çalışması yürütenlerin başında da Genelkurmay ve generaller geliyor.


    “Terör tehdidi”, “bölücü terör”, “terörist saldırı” söylemi giderek yoğunluk kazanıyor. Bu söylem etrafında “kamuoyu oluşturma” çalışması yürütenlerin başında da Genelkurmay ve generaller geliyor. Türkiye’nin son on yıllarına ait politik söylem üzerine bir araştırma yapılsa, en fazla karşılaşılacak olan herhalde “terör” bağlantılı propaganda kavramları ve söylemi olur. Bu söylemin içinde bulunduğumuz dönemde yeniden yoğunluk kazanmasında ordunun politikaya daha açıktan müdahalesinin ve bir siyasal parti gibi güncel politikada aktif rol oynamasının payı oldukça büyük. Genelkurmay adına yapılan açıklamaların neredeyse tümü “teröre karşı mücadele” gerekçesine bağlanıyor ya da bir biçimde “terör-bölücü terörist faaliyet”le ilişkilendiriliyor. Genelkurmay Başkanlığı’nın “Eğridir”deki “brifingleme”de ifade ettiği üzere bu söylem, halk kitlelerini etki altına alma ve “ülkenin geleceği kaygısı” taşıyan her kesimden insanları sermaye güçleri, özellikle de ordu etrafında bir araya getirme amaçlı psikolojik savaş taktikleriyle doğrudan bağlı bir özellik taşıyor. Sömüren-sömürülen; ezen-ezilen ilişkisi hakkında az da olsa bilgisi olmayan her “kendi halinde vatandaş” için, bu söylem, devlet adına sermaye güçlerinin yürüttükleri saldırı ve baskı politikasını haklı görmeyi sağlaya gelmiştir. Egemen sınıfın politik-askeri temsilcilerinin tecrübe ettikleri en önemli olgulardan biridir bu!
    Terör üzerine propaganda çünkü burjuvazi tarafından uluslararası düzeyde yönetim politikasının bir “bileşeni” olarak değerlendirilmektedir. Hemen tüm emperyalist-kapitalist ülkelerle işbirlikçi yönetimler altındaki diğer ülkelerde terör üzerine propaganda, özel olarak ve bazı gerekçelere bağlanarak yoğunlaştırıldığı dönemlerin dışında da başvurulan karşı saldırı yöntemleri kapsamında kullanılmaktadır. Son on yıllarda ise bu propaganda, özellikle ABD ve İngiliz emperyalistlerinin yayılmacı politikaları ve öteki emperyalist ülkelerle de rekabetlerinin sonuçlarından biri olarak gündeme gelen işgalleri haklı göstermek üzere öne çıkarıldı. Afganistan ve Irak işgalleri, “Taliban-El Kaide terörü” ile bu terörist örgütlerle “bağları olduğu” iddia edilerek Irak yönetiminin “başlıca tehdit merkezi” gösterilmesiyle gerekçelendirildi. ABD, İngiliz yönetimi ve siyonist gericilik, işbirliği içinde ve her biri değişen gerekçelerle İran, Suriye, Kuzey Kore, Sudan, Somali, Beyaz Rusya ve Küba gibi ülkeleri “terör destekçisi” gösteren propagandayı sürdürüyorlar. Filistinli örgütlerin -özellikle de Hamas’ın- Lübnan Hizbulahı’nın, Iraklıların ve Afganistanlıların “terörist eylemleri” üzerine propaganda ise, bu ülkelere yönelik saldırıya eşlik ediyor, saldırıları maskeleme ve haklı göstermek üzere yoğun biçimde sürdürülüyor. Yine hemen tüm kapitalist ülkelerde, egemen sınıfın politik-askeri temsilcileri baskı politikalarını “terörist tehdit”le gerekçelendiren bir propaganda yürütüyorlar. Türkiye’de ise, “terör” kavramı etrafında ve hakim sınıfın temsilcileri tarafından sürdürülen kesintisiz propaganda, “bölücü terör” olarak gösterilen Kürtlerin ulusal hak eşitliği mücadelesini en önemli gerekçe olarak alıyor. Son on yılların başlıca gerekçesi budur. Emperyalist gericilik ve işbirlikçilerine göre, Amerikan-İngiliz emperyalistlerinin Irak’ta sürdürdükleri işgal ve katliamlar terör değil aksine teröre karşı mücadele eylemleridir. Filistin halkının Siyonist işgalciye karşı bağımsızlık ve özgürlük mücadelesi terördür! Kürtlerin ulusal hak eşitliği istemiyle baş vurdukları her eylem bölücülük ve o kapsamdaki terörist faaliyettir.
    Bugünkü somut durumun bir kez daha kanıtladığı şudur: Emperyalist gericilik ve tüm kapitalist ülkelerin hakim sınıfları, terör ve terörist eylem üzerine propagandayı aslında kendi terörist eylemlerini, terör içeren yönetim politikalarını aklamak ve haklı göstermek için sürdürüyorlar. Bunun etkisini artırmak üzere de, yine kapitalist-emperyalist sistemin ürünü kendi politikalarının sağa-sola savurduğu kimi grupların baş vurdukları terör eylemlerini gerekçe olarak kullanıyorlar. Politikaları, en barışçıl dönemlerde ve barışçıl biçimlerle sürdürüldüğünde dahi şiddeti çeşitli biçimlerde içerir. Baskıya dayalıdır. Demokrasileri kendileri ve çıkarlarını temsil ettikleri sınıf ve güçler içindir. Kendilerine karşı; ancak en demokratik çerçevedeki ve temel hakları için mücadele kapsamındaki işçi-emekçi eylemlerine yönelik politikalarını polis-asker baskısı, yasaların ve mahkemelerin engeliyle cevap vermeleri bunun kanıtıdır. Bu politikanın, sömüren-sömürülen; ezen-ezilen arasındaki mücadelenin kapsamı ve düzeyine bağlı olarak şiddet yoğunlaşması şeklinde daha da billurlaştığına sürekli tanık oluyoruz. İşin “legal yanı”nda bunlar var. Diğer yanda, “illegal” olmayan ve aslında devletin başlıca temel kurumlarının yöneticileri arasındaki bağlantılarından güç alarak ve onların örgütlemesiyle faaliyet yürüten terörist/kontra örgütlerin eylemleri var. Bizzat emperyalistlerin besledikleri ve çıkarlarına yaradıkları sürece kullandıkları (Taliban ve El Kaide’yi ABD’nin örgütlediği unutulamaz) bir yana, CIA-MOSSAD ve İngiliz-Alman gizli istihbaratının provokasyon ve suikastları biliniyor. Uzaklara; başka ülkelere gitmeye ve Türkiye’nin orta-uzak tarihine baş vurmaya gerek yoktur. Susurluk’tan Şemdinli’ye; oradan son yıllarda ve son birkaç haftada, birbirleriyle “örümcek ağı” türünden bağlarıyla ortaya çıkan ve her birinin cephane dolu, sözde gizli silah depolarıyla, cinayet-suikast planlarıyla, aralarındaki ast-üst bağlantılı askeri-polisiye ve mafyavari örgütlenmeleriyle ülkenin hemen tüm önemli merkezlerinde ortaya çıkan “kuvva dernekleri”, “vatansever kuvvetler” vb. örgütler, bunun verilerini fazlasıyla ortaya koymuştur. Daha nice “gizli”-açık cinayet, fidye, suikast, provokasyon ve psikolojik savaş timi vardır.
    Ama, neredeyse her gün güncel politikaya yön vermek üzere açıklamalar yapan, “teröre karşı mücadele”ve “sınır ötesi operasyon” için destek isteyen; dahası “sivil kuvvetlerin kitlesel refleks göstermeleri” çağrıları çıkaran Genelkurmay, bütün bu terör ve provokasyon gruplarının eylemleri hakkında herhangi bir açıklama yapmamaktadır. Aralarında, çoğu bir biçimde “özel kuvvetler”le ve “emekli” askeri hiyerarşiyle ilişkili çetelerin ülkeyi kana bulamaya ve halk kitlelerini birbirine kırdırmaya yönelik hazırlıkları ve eylemlerine karşı, generallerin ne bir söylemine ne de eylemine, “her nedense?”(!) bu ülkenin insanları tanık olamamaktadırlar. Oysa, emekli tümgeneralinden emekli yüzbaşısına ve JİTEM-MİT istihbaratçısına kadar bu çetelerin içindeki hemen her “militan”, aynı gerekçeyi; “vatan için savaşma”yı, eyleminin nedeni göstermektedir. İt izinin kurt izine karıştığı bir gerçektir. Ama, bu iz karışması dahi artık halka karşı, halk düşmanı politikaları sürdürenlerin sınıf kimliklerinin açığa çıkmasını engellemiyor. “Teröre karşı mücadele”den söz eden sermaye güçlerinin terörü en fazla uygulayanlar oldukları ve suç örgütlerinin üzerine yürümek için bugün çok daha fazla neden olduğu halk kitleleri nezdinde giderek daha fazla açıklık kazanıyor.
    A. Cihan Soylu
    www.evrensel.net