AKP’nin ekonomisi kime güven veriyor?

AKP Hükümeti’nin, iktidarda olduğu süre içinde en çok övündüğü alanlardan biri de ekonomi oldu. Büyüme rakamları, enflasyon verileri, borç miktarı, bütçenin denge durumu hükümet sözcülerinin dilinden hiç eksik olmadı.


AKP Hükümeti’nin, iktidarda olduğu süre içinde en çok övündüğü alanlardan biri de ekonomi oldu. Büyüme rakamları, enflasyon verileri, borç miktarı, bütçenin denge durumu hükümet sözcülerinin dilinden hiç eksik olmadı. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, AKP’nin ekonomideki iddiasını, “alım gücü artmayan işçi, esnaf, memur bana oy vermesin”e kadar götürdü. Şimdi bu söylemlerin tümünün özeti AKP’nin seçime yönelik hazırladığı ekonomi broşürünün içinde yer alıyor.
AKP seçime yönelik hazırladığı ekonomi broşürünü, “Güven ve istikrarın adresi Adalet ve Kalkınma Partisi” sloganıyla dağıtıyor. Slogan, “kimin için istikrar, kimin için güven” sorusunun sorulmasını gerekli kılıyor. Sorunun cevabını AKP broşüründe övündüğü başlıkları inceleyerek bulmak mümkün.
Ekonomi büyüyor!
AKP broşürünün “Ekonomi Büyüyor” başlığı altında şu ifadeler yer alıyor: “Türkiye, 84 yıllık tarihinde bir türlü sürekli büyüme sağlayamadı. Gelişmesini sürekli kılamadı. AKP iktidarı süresince, yüzde 9.9 gibi rekor büyüme yılını da içerecek şekilde ortalama yüzde 8’e yakın büyüme rakamı elde edildi.”
Elbette sürekli büyümekle övünen AKP, kendisiyle çelişmemek işsizliği azalttığını iddia etmek zorunda. Ediyor da; “2002’de yüzde 10.3 olan işsizlik 2006’da yüzde 9.1’e düştü.”
Evet... Beş yıllık AKP iktidarı süresince ekonomi kesintisiz her dönem büyüdü. Hatta bazı dönemlerde büyüme rekorları kırıldı. Fakat işsizlik rakamları hiç azalmadı. Resmi verilere göre 2.6 milyon. Yani ülkede çalışabilir nüfusun yüzde 10’u işsiz. Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) hesaplama yöntemi nedeniyle bu rakam gerçeği yansıtmıyor. TÜİK, 3.3 milyonluk bir nüfusu “işgücü” ordusuna katmıyor. Kim bunlar? Bunlar, umudunu yitirdiği için iş aramayan ama iş bulursam çalışırım diyenler, mevsimlik işçiler, part-time, iğreti işlerde çalışanlar (eksik istihdam). Bu 3.3 milyon işsize, 2.6 milyon olarak tanımlanan açık işsiz eklendiğinde işsiz sayısı 6 milyona yaklaşıyor. İşsizlik oranı da resmen bildirilen yüzde 10 yerine yüzde 22’ye ulaşıyor.
Genç nüfus içindeki işsizlik rakamlarına bakıldığında çok daha ‘acı’ bir tabloyla karşı karşıya kalınıyor. Resmi rakamlara göre bile genç işsizlik oranı yüzde 19.
Büyüme kimin sırtından
İşsizlik sorununa çözüm bulamamasından öte, büyümenin kimin sırtından sağlandığı, faturasının kimin sırtına yıkıldığı çok daha fazla önem arz ediyor.
2001 krizinde dibe vuran Türkiye ekonomisiyle ilgili birçok gösterge, izleyen yıllarda kriz öncesinin oldukça üzerinde bir noktaya yükseldi. Reel ücretler ise hâlâ kriz öncesinin ve kriz yılının altında kalmaya devam ediyor. Türkiye İstatistik Kurumu’nun ücretlerin 1987 yılındaki düzeyini 100 kabul ederek oluşturduğu imalat sanayii reel ücret endeksi 2000 yılında 111.3 düzeyinde bulunuyordu. Yani yaklaşık yüzde 11 artmış görünüyordu.
2001 yılında 95.1’e geriledikten sonra düşmeye devam eden reel ücret düzeyi 2002 yılında 90’a, 2003 yılında ise 88.3’e kadar indi. 2004 yılında nispi bir toparlanmayla 90.4’e yükselen reel ücret endeksi geçen yıl 92.3 oldu. Son iki yıldaki toparlanmaya rağmen reel ücretler 2001 yılındaki düzeyine bile ulaşamadı. Yani imalat sanayi sektöründe çalışan işçilerin 2005 yılındaki reel ücretleri 2000 yılındaki düzeyinin yüzde 17 altında seyrediyor.
Söz konusu dönemde sömürü kat be kat arttı. Reel ücretlerin eridiği 2000-2005 yılları arasında imalat sanayi sektöründe çalışan başına verimlilik yaklaşık yüzde 35 arttı. 2000-2005 yılları arasında imalat sanayinde çalışanların sayısı yüzde 5 azaldı. İşçi sayısındaki azalmaya rağmen üretimde yüzde 27’li artış oldu. İhracat ise yüzde 130 büyüdü. Böyle bir tablo karşısında adaletli bir sosyal iyileşmeden bahsedebilmesi olası değil.
Yukarıdaki verilen imalat sanayii verileri, sadece özel sektör ele alındığında çok daha kötü bir hal alıyor. Özel sektör işçilerinin reel ücretlerindeki azalma eğilimi devam ediyor. İstatistik Kurumu’nun son açıklamalarına göre, geçen yılın dördüncü üç aylık dönemine göre 2006 yılının aynı döneminde özel sektördeki işçilerin reel ücretleri yüzde 0.1 azaldı. Resmi rakamlara gerek yok aslında. Taşeron uygulamasının hızla yaygınlaştığı üretim sisteminde reel ücretlerin azalması doğaldır! Taşeronluk esir tüccarlığa dönüştü.
Sendikalı işçi çalıştırmak istemeyen, işçinin ek ödeme “yükünden”, kıdem tazminatından kurtulmak isteyen işyeri taşeron kullanıyor. Çünkü taşeron sigortasız işçi çalıştırıyor. Taşeron istediğinde işçiyi kapının önüne koyuyor. Yok pahasına, karın tokluğuna işçi çalıştırabiliyor. Çalışanların yüzde 49.8’inin kayıt dışı olduğunu AKP de biliyordur.
Reel gelir kaybı ve yaşanan yoksullaşmanın özetini Mustafa Sönmez araştırması ortaya koyuyor: “Son yıllarda derinleştirilerek uygulanan sıcak paraya dayalı büyümenin olmazsa olmaz koşulu olan düşük kur politikası, sermayenin emek-sermaye bileşimini emek aleyhine geliştirdi ve düşük kurla yapılan ithalat emeğe tercih edildi. Bu durumun da kamçıladığı yoğun işsizlik, patronlarca emeğin insafsızca kullanımını da getirdi. Sadece imalat sanayine bakıldığında reel ücretlerde son 4 yılda yüzde 25’e varan düşüşler yaşandı.
İmalat sanayiinde üretimin son dört yılda yüzde 33 gibi oldukça yüksek bir artış kaydettiği görülüyor. Buna karşılık, üretimde çalışan sayısındaki artış yüzde 2.5’te kaldı. Yani üretim artışı istihdam yaratamadı. İşgücü başına üretim, yani “verim” hızla arttı. Sektörde alışanların reel ücretleri, yani enflasyondan arındırılmış, TL cinsinden kazançları ise yüzde 2.4 oranında düştü. Yani işgücü, “verim artışından” hiçbir pay alamadı. AKP iktidarında, sermayenin “rekabet ve verimlilik” söylemleriyle emek sömürüsünü yoğunlaştırdığı, işçileri, tarım kesimini, hatta küçük sermaye çevrelerini baskıladığı, Türkiye’nin kendi Çin’ini yaratması gerektiğinin vurgulandığı bir dönemden geçildi. Büyümenin sefasını patronlar, cefasını işçi ve emekçiler çekti.
Türkiye borçtan kurtuldu mu?
“Borçlanma sürekli geriliyor”, “Devlet 18 yıllık borcunu ödedi” başlıkları dikkat çekiyor. Söz konusu başlıkların altında şöylesi sözler yer alıyor: “AKP’nin iktidara gelmesiyle birlikte düzenlenen kamu maliyesi etkisiyle, oransal olarak sürekli gerileyen kamu borcu, 2006 yılı sonu itibariyle yüzde 50’nin altına inmiştir.”
AKP kurmaylarının ve Başbakan’ın ağzından düşmeyen ve broşürde de yer verilen, “borçları ödedik” iddiası bazı gerçeklerin üzerini örtüyor. Türkiye’nin dış borcu kamununkiyle, özelinkiyle bir bütündür. Borç rakamlarına bakıldığında AKP döneminde dış borçlar azalmak bir yana çok büyük oranda arttığı görülüyor. AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılında toplam dış borç 130 milyardı. Şimdi dış borç 200 milyar doları aşmış bulunuyor.
Borçlanmayı piyasa, yani özel sektör yapıyor. Bankalar ve şirketlerin toplam dış borcu 2006 Eylül sonunda 115 milyar dolara çıktı. Özel sektör dış borcunun, 77 milyar dolarlık kısmı şirketlerin geriye kalanı ise bankaların. Ama, borç Türkiye’nin dış borç hanesine yazılıyor. AKP bu borçtan bana ne diyemez, çünkü bir kriz anında bu borçlar özel sektörce ödenemezse, fatura kamunun önüne konulacaktır, nitekim 2001 yılında bu yapılmıştır.
İhracat nerede patladı!
AKP iktidarının bir diğer övünç vesilesi, 2002 yılında 31 milyar dolar olan ihracatın 2006 sonunda 86 milyar dolara ulaşması... Bu ihracat “patlama”sının arka yüzünde hangi gerçek var.
O gerçek, yapılan ihracatın bileşiminde yüzde 70’e yakın oranda ithal girdi kullanılması gerçeğidir. Türkiye imalat sanayiinin ihracata dönük sektörleri, giderek artan oranlarda ithalata, ithal girdilere bağımlı hale geliyorlar. Aşırı değerlenmiş döviz kuru politikası, sürekli ithal girdi kullanımını çekici kılmaya devam ediyor ve her geçen yıl, bu ithal bağımlılığını pekiştiriyor. Bu durumdan hem rekabette geri düşen yerli girdi üreticileri hem de onların istihdam ettiği nüfus çok olumsuz etkileniyor. İthalata bağımlı ihracat, işsizliğe tüy dikiyor.
2000-2005 döneminde ihracat yılda ortalama yüzde 19 artarken, imalat sanayindeki büyüme yüzde 5.5’ten ibaret kaldı. İhracat artışı imalat sanayiini harekete geçiremedi. Başka bir ifadeyle, ihracat artışlarının, yerel ekonomiye değil, Türkiye’ye girdi satan dış dünyaya bir büyüme ivmesi taşıması türünden bir çarpıklık pekişti. Bu işin ağır faturasını ise çoğunluğu KOBİ’lerden oluşan ara-mal üreticileri, yan sanayii ve çalışan sınıf çekti.
Görüntünün özeti
AKP iktidarı süresince ekonomide, görünüm şudur: Yılda yüzde 6-7’leri bulan büyüme istihdam yaratmıyor. Bu büyük yüksek oranlı büyüme işçi ve emekçiler üzerindeki sömürünün artması, onların ücretlerinin baskılanması ve yoksullaştırılması üzerinden yapılıyor.
Düşük döviz kuru ithalatı körüklüyor, ihracatı ithalata bağımlı hale getiriyor. Bu politika küçük sermayedarı eziyor, tarımını çökertiyor. Oluşan cari açık özelleştirme gelirleriyle finanse edilmeye çalışılıyor. Türkiye bunun bedelini yoğun bir işsizlik ve yoksullaşma ile ödüyor. Ülke dış borcu büyüyor. Borç yükünün baskısı altındaki hükümet, düşük kur politikasından vazgeçmeyip, sıcak paraya fahiş faizler ödenmeye devam ediyor.

Açık büyüyor faiz fırlıyor

AKP döneminde yüzde 168’lik ihracat artışının, yerli sanayii ve istihdamı olumsuz etkileyen ithalata bağımlı yapısının yanında, üzerinde önemle durulması gereken bir başka boyutu daha var: Dış ve cari açık
AKP ithalatı 41 milyar dolardan yaklaşık 150 milyar dolara çıkardı. Artış yüzde 256’yı buldu. Böylece dış açık aynı dönemde 15 milyar dolardan 65 milyar dolara ulaştı. AKP iktidarı döneminde Türkiye’nin yaptığı ihracat ile ithalatını karşılama oranı düştü.
Tercih edilen büyüme ve ihracat modeli Türkiye’nin cari açığını büyüttükçe büyütüyor. Özelleştirmeden elde edilen büyük gelirlere rağmen, cari açık 35 milyar dolara yol alıyor. AKP iktidarının ilk yılının sonunda, 2003’te 8 milyar dolar olan açık, 2006 sonunda 31 milyar doları geçti. Yani cari açık yüzde 287 arttı.
AKP bu açığı kamunun en önemli kuruluşlarını satarak ve ülkeye sıcak para çekerek finanse ediyor. Ülkedeki sıcak para miktarı 88 milyar doları bulmuş durumda. Bu çark dönsün diye dünyanın en yüksek reel faizini Türkiye veriyor. Fakat AKP yine de broşüründe özelleştirmelere hız vermekle, yabancı sermayenin gözdesi olmakla ve faiz oranlarını düşürmekle övünüyor.
Faizin yükünün kimin sırtına bindiği hükümetin ve sermaye çevrelerinin pek umurlarında değil. Çünkü bütçenin üçte birinin faize ayrılmış olmasının faturası emekçilere kesiliyor. Faiz ödemelerinin dışında bütçede pek fazla kaynak kalmadığı için eğitim, sağlık, adalet, sosyal güvenlik destekleri en alt düzeye indiriliyor. Emekçiler niteliksiz kamu hizmetleriyle karşı karşıya bırakılıyor.

Kredi kartı batağı unutuldu

AKP broşüründe “kredi kartlarına düzenleme yaptık” diye övünüyor. Bir yasa çıktı. Yasayla, “Kimseye istemediği halde kredi kartı vermeyeceksiniz, sokakta pazarlamayacaksınız, eğer müracaat geliyorsa, maaşıyla orantılı limit vereceksiniz, limit birinci yıl maaşının iki katı, sonraki yıllarda dört katını geçmeyecek” denildi. Bunların hiçbiri uygulanmıyor.
Hükümet tüketiciyi koruyacak önlemleri almadığı gibi, hukuka aykırı faiz oranlarıyla, kart sahibinden haksız yere yapılan kesintiler vb. soygunlara göz yumarak ortak oluyor. 1 milyon insan kart borcu yüzünden kara listede. Kredi kartı borcu yüzünden intiharlar oluyor, aileler dağılıyor.

Enflasyon düştü ya pahalılık?

AKP’nin borç ödemenin dışında en önemli hedefi olarak belirlediği enflasyon oranları resmi rakamlara göre yüzde 10’a düştü. Fakat vatandaş için asıl önemli olan enflasyonun düşmesinden öte pahalılıktır. Pahalılık, kişinin gelirinin, fiyat artışlarının gerisinde kalmasıdır.
Uygulanan düşük kur politikası ithalatı artırdı. Bu durumun da kamçıladığı yoğun işsizlik, patronlarca emeğin insafsızca kullanımını da getirdi. Sadece imalat sanayiine bakıldığında reel ücretlerde son 4 yılda yüzde 25’e varan düşüşler yaşandığı görülüyor. Üretim arttı, verimlilik, ücretler düşük tutuldu ama imalat sektöründe kârlar aynı ölçüde artmadı. Çünkü bastırılan ücretler, ucuz ihracata, Türkiye’den ithalat yapan başta AB ülkeleri olmak üzere dış sermayedarlara yaradı. Bunun faturası da yine ülke emekçilerine kesiliyor: Kazancı düşen patron sürece uyum sağlamak için önce kayıt dışı çalıştırmaya yöneliyor sonra işten çıkarıyor. Kayıt dışı çalıştırma oranı öylesine yükseldi ki, çalışma hayatında yer alan 15-19 yaş grubundakilerde yüzde 82’lere yükseldi.
Kısacası, uygulanan ve IMF tarafından desteklenen ekonomi politikasıyla bütçe harcamaları azaltılıyor, vergi tedbirleri getiriliyor, üretim, istihdam, gelir azaltılarak, halk fakirleştirilerek enflasyonu aşağıya çekme arayışı sürdürülüyor.
Uygulanan ekonomik politikalar işçilerin dışında diğer toplumsal katmanları da olumsuz etkiliyor. Bunun en somut kanıtını Sanayi ve Ticaret Bakanı Ali Coşkun’un bir soru önergesine verdiği cevap oluşturuyor: “Kasım 2002-31 Ocak 2007 tarihleri arasında 798 bin 13 esnaf işyerini kapattı.”
Bülent Falakaoğlu
www.evrensel.net