DURUM

  • İlhan Selçuk işkencecisini affettiğini yazdı. İşkencecisini affetmekle kalmadı, MHP’yi de bağrına bastı.


    İlhan Selçuk işkencecisini affettiğini yazdı. İşkencecisini affetmekle kalmadı, MHP’yi de bağrına bastı. Selçuk özetle şöyle demekte: “Tüm sağcılar, solcular, ilericiler, gericiler, vaktiyle birbirlerine diş bilemiş ve can yakmış olanlar, Cumhuriyet Türkiye’sini yaşatmakta buluşacaklardır. Geçmiş geçmişte kaldı, dünden kalma kin güdüleri bugün eskimiş bakkal defterinde veresiye hesabının değerinde bile değil. Kan davası aydınlık ve çağdaş insana yakışmaz.” Selçuk’un yazdıkları bu kadar açık ve net.
    “Bütün bunlar Selçuk’un kişisel düşünceleri ve kararıdır, saygı duymak gerekir” denilebilir mi? Kuşkusuz böyle diyenler çıkacağı gibi “Dönekler arasına hoş geldin” diye memnuniyetini belirtenler de olacaktır. Ya da yaşını ileri sürüp sağlıklı muhakeme yürütemediğini, giderayak herkesle helalleştiğini söyleyenler de olacaktır ve oluyor. Ancak Selçuk’un uzunca bir süredir yazıp çizdikleri, kat ettiği mesafe dikkate alındığında, bu tip değerlendirmelere pek rağbet etmemek gerektiği ortaya çıkar.
    Selçuk, “cumhuriyet Türkiye’sini” yaşatmaya karar vermiş ve politik çizgisini ve müttefiklerini buna göre belirlemiştir. Morrison Süleyman, bir süredir Selçuk’un da babasıdır. Selçuk, Baykal’ın CHP’si, Bahçeli’nin MHP’si ile birlikte cumhuriyeti koruma ve kollama harekatına soyunmuştur. İlhan Selçuk, toplumu “laikler ve dinciler” olarak gerici bir bölünmeye götüren çizginin ideologlarından, baş aktörlerinden birisidir. Böylece ülke hem “şeriat tehlikesinden, hem de bölünmekten kurtulacak”, cumhuriyet sonsuza kadar yaşayacaktır.
    Peki Selçuk’un yaşatmaya soyunduğu cumhuriyet nasıl bir cumhuriyettir? Bu cumhuriyet “sağcılar ve solcuların, ilericilerle gericilerin, işkenceciler ile kurbanlarının” el ele, kol kola verdikleri bir cumhuriyet olacaktır! Dünyada böyle bir cumhuriyet var mı? Böyle kurulmuş ve yaşatılmış bir cumhuriyet yok! Cumhuriyet, bir yönetim biçimi olarak halklara büyük Fransız Devrimi’nin hediyesi ve üzerine “özgürlük, adalet ve eşitlik” idealleri kocaman harflerle kazılmıştı. Özgürlüğün, adaletin ve eşitliğin olduğu yerde doğal olarak zemin demokrasiye de uygundu ve peş peşe gelen devrimlerle (1848-1871) demokrasi de gelişti.
    Zaman geçti, devran döndü, kapitalizm gelişti, ulus devletler doğdu, sömürgecilik ve kapitalizm 1900’lerin başında emperyalizme dönüştü. Bağımlı ve ezilen uluslar, sömürgeciliğe ve emperyalizme karşı mücadele içinde bağımsız devletlerini, Rus işçileri de Çarlık Rusya’sındaki tüm ulus ve halklara önderlik ederek sosyalist cumhuriyeti kurdular. Kapitalizmin gelişmesi, emperyalizme dönüşmesi, sınıf mücadelesi, “sağcılığı ve solculuğu, ilericiliği ve gericiliği” ortaya çıkardı, politik yelpazeyi netleştirdi.
    Tüm toplumlarda istisnasız emperyalistlerle işbirliğinden ve kapitalist köleliğin devamından yana olanlar “sağcı ve gerici”, bağımsızlıktan ve düzenin değişmesinden yana olanlar ise “ilerici ve solcu” olarak tanımlandılar. Toplum, sınıf esasına göre bölünmüş ama politik bölünme böyle şekillenmiş ve sınıf bölünmelerinin üzerini örtecek tarzda kullanılır olmuştu. Açıkçası tüm cumhuriyetlerde sağcılar ve solcular, ilericiler ve gericiler vardı ve aralarında da politik bir mücadele süregelmekteydi.
    Selçuk ve onun gibi düşünenler, ABD’nin Irak’ı işgali ve orada bir Kürt devletinin kurulma ihtimalini “yeni” bir olgu ve Türkiye’nin de bölünme ihtimalini yakın bir tehlike olarak görüyorlar ve “bu tehlikeye” karşı “ülkeyi ve cumhuriyeti” koruma işini üstleniyorlar. “Dincilik” bu durumda, zaten ülkeyi bölmek isteyenlerin elinde bir “emperyalist proje” olarak duruyor ve düşmanlar arasında bulunuyor. Bu durumda Selçuk gibilerin “yurtseverliği” devreye giriyor ve “cumhuriyeti yaşatmak” üzere kollar sıvanıyor.
    Peki ülkenin sorunlarına böyle yaklaşanlara Kemalist denilebilir mi? Az çok Kurtuluş Savaşı bilgisi olanlar, kurtuluş için işgalcilerle işbirliği yapanlara karşı da savaşıldığını, cumhuriyetin gerici ve çağdışı kurum ve akımlarla mücadele içinde kurulduğunu pekala bilirler. Mustafa Kemal bu koşullar içinde tüm halkı birleştirmeyi başarmış, emperyalist işgali sona erdirmişti. Bugünün bazı Kemalistleri ise milliyetçiliği sadece Kürt düşmanlığında buluyorlar; var olmayan bir şeriat tehlikesi ile halkı korkutuyorlar, bölüyorlar. Her fırsatta küfrettikleri ABD ve diğer büyük emperyalistler, bizim “Esas dayanağımız sizsiniz, Kürtler konusunda endişe etmenize gerek yok, sınırlarınızı garanti ediyoruz” deseler, emperyalizme kul köle olmaya hazırlar; “Ordular ilk hedefiniz İran’dır, ileri” demeye teşneler.
    Bu; ulusalcılık, milliyetçilik, yurtseverlik ve Kemalistlik değil kepazelik ve rezilliktir. Ama Selçuk ve onun gibilerinin bütün bu söyledikleri, 1923’te kurulan cumhuriyetin artık tükendiğinin, yeni bir atılım için hiçbir potansiyel -işkenceciler, gericiler vb’den medet umulması başka türlü açıklanamaz- taşımadığının itirafı olarak da anlaşılabilir. Gerçekte de durum böyledir. Halka güvenmeyenler işbirlikçilere, gericilere, emperyalist uzlaşmalara güveniyorlar, oralardan “çözüm” arıyorlar.
    Ama Türkler ve Kürtler, yeni bir ülke ve cumhuriyet için demokrasi, kardeşlik ve eşitlik içerisinde bir araya geliyorlar ve geleceği yeniden inşa etmek üzere yola çıkıyorlar. Kuşkusuz yolları uzun ve zorlu. Ama hangi bunalım döneminden kolay yöntem ve yollarla çıkıldı ki?
    Ahmet Yaşaroğlu
    www.evrensel.net