15 Temmuz 2007 00:00

halk işçileri mahkemeden aldı

“Ben buraya yeni tayin olan birisiyim. Benim prensiplerim var. Bunlardan taviz vermem. Dediklerimi harfiyen uygulayacaksınız. Ben sendika düşmanıyım özellikle de Türkiye Maden-İş Sendikası’na düşmanım..."

Paylaş

“Ben buraya yeni tayin olan birisiyim. Benim prensiplerim var. Bunlardan taviz vermem. Dediklerimi harfiyen uygulayacaksınız. Ben sendika düşmanıyım özellikle de Türkiye Maden-İş Sendikası’na düşmanım. Bu sendikayı asla kabul edemem. Derhal istifa edeceksiniz. Eğer istifa etmezseniz yılbaşında ilk sürprizimi yapacağım. Siz bu sendikaya üye olduğunuz sürece, değil zam çalışmanıza göre düşük ücret veririm” sözleri Kavel Kablo Fabrikası işçileri için bardağı taşıran son damlaydı.
Fabrikaya yeni gelen İbrahim Üzümcü, gelir gelmez işçilerin Türkiye Maden-İş’ten istifa etmeleri için çalışmalarına başladı. İlk olarak yılbaşında işçilerin aldığı ikramiyeyi kesti. Sendikadan istifa et baskılarına ve son olarak da ikramiyelerinin kesilmesine sinirlenen işçiler, yılbaşı günü evlerine gitmeyerek gruplar halinde toplantılar yapmaya başladılar. Ağaç altlarında, kahve köşelerinde neler yapacaklarını konuşuyorlardı. Yılbaşında kimse eğlenemedi, çünkü akıllarında sendikaları ve fabrikaya bıraktıkları ikramiyeleri vardı.

Adı işgal olacak
Bir günlük iznin ardından yeniden işbaşı yaptılar. Toplantılar sürüyor işçilerin tek tek görüşleri alınıyordu. İşçi önderleri Maden-İş’e giderek sendikanın bu konudaki fikrini öğrendiler. Sendikadan tam destek alan işçiler, yapacakları eylemin adını da koydular. “İşgal” olacaktı. Mücadele sonunda kazanılacak başarı sadece Kavel işçilerini değil aynı zaman bütün işçileri mutlu edecekti. Çünkü artık patronlar “Ben şunu veriyorum, isterseniz çalışırsınız” diyemeyeceklerdi.
Kavel işgalinden kısa bir süre önce fabrikada işçiliğe başlayan Hamit Şindi’de dönemin işçi önderlerinden biriydi. İşgal kararının ardından işçi arkadaşlarına, “Bunun karşılığında işten atılma, hapis yatma, dayak yeme” gibi ihtimaller olduğunu anlattıklarını ve işçilerin imzalarını aldıklarını söylüyor Hamit Şindi. Bütün işçiler tek bir fire vermeden imzalamışlar.
Şindi kendilerini fabrikaya kapattıkları günü şöyle anlatıyor: “Bu mücadele yapılacak, kaçışı yoktu. Ertesi gün gece vardiyası, gündüz vardiyası haberdar edildi. Hep birlikte içeri girdik. Haber aktarmak için 5-6 kişiyi dışarıda bıraktık. Biz içeriye girip kapıları kaynakla kapattık. Her şeyde uyandık bir tek bekçi değişmişti onda uyanamadık. Geldi yanımıza bende sizdenim falan dedi inandık. Meğer polismiş. Kapıları kaynakladıktan sonra gelenleri içeri almadık.” İşçiler bir hafta fabrikada kaldılar. İstinye halkının olaydan haberi yoktu. İşçiler kamuoyu oluşturmak ve halkı haberdar etmek için dışarı çıkma kararı aldılar.

İlk saldırı geldi
Dışarı çıktıklarında karşılarında ilk olarak yığınak yapmış polisleri gördüler. Şubat ayı bütün soğukluğunu işçilerin üzerine bırakıyordu sanki, kenetlendiler birbirlerine. Ve beklenen oldu polis saldırıya geçti. Kendi aralarında anlaştıklarını ve kimsenin polise verilmemesi kararı aldıklarını anlatan Şindi, polisin coplarla, tabancalarla işçilere saldırdığını, kendilerinin ise yumruklarla karşılık vermeye çalıştıklarını anlattı.
Kavel işçileri ile polisin çatışması İstinye halkına hızlı bir şekilde yayılıyordu. İşçilerin aileleri ve İstinye halkı polisin önüne barikat kurarak işçilerin önüne geçtiler.
O sırada bir ses yükseldi kalabalığın içinden, “İşçiler polis arabalarında.” Halk polis arabalarını tek tek aramaya başladı. Arabalarda tutulan işçileri serbest bıraktırdılar.
Bu curcuna içinde nasıl olduğunu anlayamadıklarını, sonra 29 arkadaşlarının polis tarafından alınarak İstinye’den kaçırıldığını öğrendiklerini belirten Şindi, “O sırada 29 işçi arkadaşımızı polise vermişiz ama haberimiz yok. İstinye’den bile kaçırmışlar. Biz her şeyi hesaplayarak hareket ederken polis de hesaplıyor tabii. İşçileri dereye atalım donsunlar sayıları azalsın düşüncesindeydiler. Bize tekrar saldırdılar, suya atmaya çalışıyorlardı. Biz de kendimizle birlikte onları da suya çekiyorduk. Bizim yedek elbiselerimiz vardı. Çıkınca üzerimizi değiştirip onları giyiyoruz. Polisleri ise hemen arabaya koyup götürüyorlar yoksa donacaklar” diye anlatıyor.

Halkın önünde Hasibe nine
“Orada on yıllardır fabrikalar var ama böyle bir şey hiç yaşanmamış. Orada oturanlarda o fabrikalardaki işçiler. Bizim ailelerimiz kendilerini ateşe atar gibi attılar. ‘İşçileri öldürüyorlar’ diye bağırdılar. Bunun üzerine halk bizi sahiplendi. O zamana kadar evimize alamadığımız yiyecekler geldi. Kavurmalar, pastırmalar, peynirler. Bu başarının sahibi yüzde 10 biz isek, yüzde 90’ı halktır. Sadece mahalleli değil esnaflar bile tenekelerle kavurmalar, sucuklar getirdi” diyen Şindi, Maden-İş fotoğrafçısının, çektiği saldırı fotoğraflarını çoğaltıp halka dağıttığını, fotoğrafları gören halkın eylemlerini sahiplenmeye başlandığını söylüyor.
Şindi, şu örneği veriyor; “Hasibe nine diye bir Laz kadın vardı. 80 yaşında falandı. Polislere ana avrat küfür ederdi. ‘Ha burdan bi uşağımı alın sizi vururum. Ha bunlara bunu yapacağunuza bu hale getüren .... çocuklarına yapın’ derdi. En önde Hasibe nine bir elinde bastonu bir elinde silahı barikatın en önündeydi. Onu gören kişiler geri duramazdı.”

Saldırılar dayanışmayı artırdı
İşgal bütün hızıyla sürüyordu. Bir gün Kavel işçilerine gelen bir haber onları çok üzdü. Çünkü gelen haber, Kibrit Fabrikası işçilerinin kendilerine saldıracağı yönündeydi. Patronlarla karşı karşıya gelmekten korkmayan Kavel işçileri, Kibrit işçileriyle karşı karşıya gelmek istemiyordu.
“Biz böyle düşünürken bir gün öğle yemeğinde adamların hepsi çıkmış geliyorlar. Başlarında Feti usta diye birisi vardı. Elinde büyük bir bıçakla geliyor. ‘Vurun bu koministlere’ diye saldırmaya başladılar. Bir Lazoğlu vardı içimizde şimdi rahmetli oldu. Yandan gelip buna nasıl vurduysa elinden bıçağı aldı. Bir arkadaş caminin minaresine çıkıp anons yaptı: ‘Kibrit işçileri Kavel işçilerini öldürüyor’ diye. Bunu duyan Dok işçileri ellerinde demirler, sopalar tarseneden çıkıp yollara düştüler. Daha önce hiç ziyaretimize bile gelmemişlerdi. Yolları doldurmuşlar geliyorlar, bunu gören Kibrit işçileri kaçacak yer arıyorlardı. Polis, jandarma sardı her tarafı. Biz Dok işçileriyle birlikte geri çekildik. Çok üzülmüştük işçilerin bize saldırmasından dolayı. Olaydan sonra Dok işçileri öğle yemeklerini ellerine alıp yanımıza gelmeye başladılar” diye anlatan Şindi, Feti ustanın Kibrit Fabrikası’nın aynı zamanda ortağı olduğunu ve olaydan sonra ‘beni yaşatmazlar’ diyerek ortadan kaybolduğunu duyduklarını söyledi.
Birkaç gün sonra ise Kibrit işçileri gelip özür dilediler ve ertesi gün onlar da öğle yemeklerini alıp Kavel’in önüne geldiler.
Mahkemeden tutuklu işçi alınır mı?
Olaylarda gözaltına alınan 29 işçinin tutukluluk hali devam ediyordu. Tutuklu işçiler Yeniköy’de mahkemeye çıkartılacaklardı. Mahkeme gününü Şindi şöyle anlatıyor, “Akşam toplanıp mahkemeye gidip arkadaşları alıp gelme kararı aldık. Bu kararla Hasibe ninenin önderliğinde bütün halkı, esnafları, mahkemenin önüne yığdık. Fabrika kapılarını da kaynaklamışız zaten kimse içere giremiyor. Sloganlarla mahkemenin önüne gittik. Gittik ki Sarıyer’in her tarafı polis kaynıyor. Biz hemen kenetlendik. Bir arkadaşımızı haber alması için gönderdik. Polisler o arkadaşı hemen yakaladı. Bunu görünce saldırdık. Arkadaşımızı aldık. Polisle çatışmaktan değil ama biz Anadolu çocuklarıyız, yüzme bilmiyoruz tek korkumuz polisin bizi denize atmasıydı. O yüzden ileri giderken de geri çekilirken de onu hesaplayarak çekiliyorduk. Bu arada trafiği kapattık. Polis coplarla, biz yumruklarımızla birbirimize girdik. Bizi geri püskürttüler. Yeniden toparlandık. Trafiği kapattığımız için arabalardan halk da inip geldi. İyice kalabalıklaştık. Biz bunu görünce bir kez daha saldırıya geçtik. Bu arada halk bağırıyor, “Utanmazlar nedir bu işçilerin sizden çektiği?” diye. Polis geri çekildi. Polis amiri bunun üzerine mahkeme başkanının yanına gidip, ‘Biz bunlarla başa çıkamıyoruz, yolları kapattılar, halk tepkili’ diyor. Mahkeme bir ara veriyor. Üç sefer ara veriyorlar. Dördüncüde bizim avukatlara gidin işçilere söyleyin işçileri serbest bırakacağız dağılsınlar diye. Avukat gelip söyledi, biz de ‘Yok arkadaşları alıp gitmeden dağılmayız. Arkadaşlar bizimle gelecek’ dedik. Avukat gidip iletiyor. Mahkeme başkanı ‘Ya olur mu, bu adamlar cezaevine geri dönecekler işlemleri yapılacak’ diyor. Avukat da bizim isteklerimizi söylüyor. Sonra karar alıyorlar 29 arkadaşımızı salıyorlar. Arkadaşlarımızı alıp aynı disiplinle Kavel’in önüne geldik, orada kucaklaştık arkadaşlarımızla.” Mahkemeden çıkartılan işçilere izin veriliyor yorgun oldukları için. Evlerine giden 29 işçi polis tarafından tek tek evlerinden toplanıyor yine.

Grev ve TİS yasası çıkıyor
Bir ayı aşkın bir süredir Kavel’de üretim durmuştur. Üretim yok. Kavel patronu bir an önce üretime geçilmesini istiyor. Ancak polis, jandarma, vali müdahaleleriyle sonuç alamıyor. Kavel işçilerinin mücadelesini duyan dönemin Çalışma Bakanı Bülent Ecevit, fabrikaya geliyor. Sendika, işçi temsilcileri ve patron ile bir görüşme yapıyor. İşçiler isteklerini sıralıyor Ecevit’e, ‘Grev, toplusözleşme hakkı verilsin’ diye. Ecevit de konuyla bizzat ilgileneceğini söyleyerek ayrılıyor fabrikadan ve kısa bir süre sonra toplusözleşme, grev ve lokavt yasası çıkıyor.
Kavel işçilerinin eylemleri bu görüşmenin ardından da bitmiyor çünkü 29 arkadaşları hâlâ hapishanede. Duruşmaları Sultanahmet’e alınmış. İşçiler yine toplanıp gidiyorlar. Polis saldırmayı göze alamıyor bu kez. Sabah 10.00’da başlayan duruşma gece 01.00’de işçilerin beraati ile sonuçlanıyor. Tutuklu işçiler Bayrampaşa Cezaevi’ne götürülürken diğer arkadaşları da onları yalnız bırakmıyor, buldukları araçlarla cezaevi önüne geliyorlar. Tutuklu işçiler mecburen gece 03.30’da bırakılıyor.
Şindi, “Biz arkadaşlarımızı alıp türkülerle, marşlarla İstinye’ye döndük. Hemen girişte bir kahve vardı. Kahvenin sahibi Eyüp geldi aşağıya elleriyle çay demleyip, ‘Burası sabaha kadar sizindir’ deyip gidip yattı. Biz de arkadaşlarla sohbet ettik sabah 08.00’de Kavel’in önüne gittik. Patron, sendika ve temsilciler protokol imzaladılar. İkramiyenin geri verilmesi, işçilerin polise teslim edilmemesi konusunda. Kemal Türkler’in yaptığı konuşmanın ardından herkes evine gitti. Ertesi gün gelip işbaşı yaptık” sözleriyle mücadelenin nasıl bittiğini anlatıyor.
Fabrika Müdürü İbrahim Üzümcü, durmadı tabii, Maden-İş’i ayak oyunlarıyla yetkisini düşürdü. Kendisinin baştemsilci olduğu bir sendika getirdi. Üç yıllık bir sözleşme imzalandı. Sözleşmeyle birinci yıl 6 kuruş, ikinci yıl 2.5 kuruş, üçüncü yıl 5 kuruş zam yaptı. Beğenmediği insanlara onu da vermedi. Kavel işçileri mücadeleden vazgeçmeyerek üç yıl aradan sonra Maden-İş’i tekrar fabrikaya soktular.

polis çil yavrusu gibi dağıldı
Kavel işgali ile kazanılan grev ve toplusözleşme hakkının geri alınması için 1970 yılında bir yasa hazırlandı. Bu sadece bu hakkın alınması değil aynı zamanda hızla büyüyen işçi mücadelesinin ve DİSK’in de önüne set çekmek anlamına geliyordu. Yasanın geri çekilmesi için Saraçhane’de bir uyarı mitingi yapıldı. Ancak bu sonuç vermedi. Yapılan toplantıların ardından 15 Haziran’da herkes sokaklara çıktı. Bu da bir provaydı, asıl 16 Haziran’da işçiler ayaklandı. Her yerden işçiler Taksim’e doğru yürüşe geçti. 16 Haziran’ı Şindi şöyle anlatıyor; “Biz de İstinye’nden bütün fabrikaların işçileriyle yürümeye başladık. 4. Levent’e geldiğimizde son olarak Filiphs işçilerinin de katılımıyla iyice çoğaldık. Daha sonra polis önümüze barikat kurduk. Kortejin önünde kadınlar vardı. Polis saldırdı kadınları dövdü. Biz arka taraftaydık polisin kadınlara vurduğunu görünce çıldırdık, bu kez biz polise saldırdık. İnanki elimizde hiçbir şey yoktu. Öyle bir saldırdık ki polisleri çil yavrusu gibi dağıttık. 1. Levent’e kadar yürüdük daha sonra. Orada jandarma barikatı ile karşılaştık. Bir binbaşı geldi ‘Arkadaşlar sizin gayenizi biliyorum Taksim’e kadar yürüyeceksiniz ama ben siz kardeşlerime söyleyemeyeceğim bir nedenden dolayı buna izin vermeyeceğim. Ama eğer polisler size tekrar saldırırsa sırtınızı bize dönebilirsiniz. Bir askerimiz size dokunmayacak’ dedi. Biz bu arada yürüyüş kolları arasında iletişimi sağlayan arkadaşlarla haberleşiyorduk. Kadıköy’de iki arkadaşın öldürüldüğünü, Haliç köprüsünün açıldığını ve işçilerin karşıya geçmesine izin verilmediğini söylediler. Biz Taksim’e çıksaydık bile çok cılız kalacaktık. Dağılmamız istendi ve duruma göre ertesi gün neler yapılacağının bize iletileceği söylendi. Biz de dağıldık. O gün Bakanlar Kurulu toplanıp yasayı geri çekince eylem yapılmadı.”
Gökhan Durmuş
ÖNCEKİ HABER

işçiyi koruma mantığından sermayeyi koruma mantığına

SONRAKİ HABER

Nijerya'da Boko Haram ile mücadele

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa