EMEK DÜNYASI

  • Bir seçimde olağan olan, partilerin programıyla yarışmalarıdır. Çünkü; seçim dönemi, partilere, yığınlara kendi programlarını, amaçlarını açıkça anlatmak için en büyük fırsatların ortaya çıktığı bir dönemdir


    Bir seçimde olağan olan, partilerin programıyla yarışmalarıdır. Çünkü; seçim dönemi, partilere, yığınlara kendi programlarını, amaçlarını açıkça anlatmak için en büyük fırsatların ortaya çıktığı bir dönemdir. Türkiye’nin egemen güçleri, kendi partilerinin halka programlarını ve amaçlarını iyi anlatması için Hazine’den milyonlarca YTL’lik para da vermektedir.
    Mantıken olması gereken budur. Ama gerçekte pek böyle olmaz. Çünkü egemen sınıf partilerinin halka programlarının “özü”, gerçekte ne olduğu sunulursa bunun halka, halkın çıkarlarına düşman bir program olduğu görülür. Bu yüzden de düzen partileri, programlarının özünü saklamak için “özel bir dil” geliştirmişlerdir. Ve sistem partilerinin programıyla halkın çıkarlarının çelişmesi büyüdükçe de bu programı “özel dil”le bile saklamak güçleşir. Ve bu sefer de bu partiler, programlarını biçim olarak bile bir yana bırakarak, sadece sloganlar ve simgeler etrafında kopardıkları gürültüyle halkı yedeklemeye yönelirler.
    İşte 22 Temmuz seçiminde partilerin propaganda tarzı tam da böyle bir aşamaya gelindiğini göstermektedir. Çünkü artık partilerin programlarına ilişkin ne söyleseler, halkla karşı karşıya gelmekte; kimi statükoyu savunmakta, statükoya karşı her çıkışı bölücülük, terörizmle suçlarken kimisi de ortaçağ değerlerini savunmayı, bilimle dini eşitlemeyi demokrasi diye dayatmaktadır ve özgürlükleri sadece kendisi için istemektedir.
    22 Temmuz seçiminin favorisi gösterilen sermaye partileri, dayatılan koşulların da kışkırtmasıyla, öncelikle Türkiye’nin demokratikleşme, işsizlik, eğitim, sağlık, barınma gibi temel ihtiyaçları yok sayılmakla kalmayıp kendi programlarını, seçimden sonra nasıl politikalar izleyeceklerini hiç gündeme getirmiyorlar. Tam tersine; simgeleri, sloganları öne çıkarıyorlar: “Laik cumhuriyeti yıktırmayacağız” diyorlar. Ama “Cumhuriyet ne kadar laiktir”, “Laisizm nedir, cumhuriyet laikse Alevilerin durumu nedir, bu Diyanet, yüz binlik din görevlileri ordusunun devlet memuru olması nedir” gibi sorulara ne laiklik şampiyonları ne de şeriatçılar yanıt veremeye yanaşmıyorlar. Bırakın bu soruları yanıtlamayı, soru olarak bile ortaya atamamaktadırlar. Atanları da duymazdan gelmektedirler. Çünkü “altından Çapanoğlu çıkar” diye korkuyorlar.
    ORTADA SADECE
    SLOGANLAR VAR
    Örneğin MHP, CHP gibi milliyetçilik üstünden propaganda yapanlar; “bölücülük”, “terörizm” yaygarası yapıyorlar; kendi faşizmlerini, faşizan tutumlarını bu halkın çoğunluğunun tepki göstereceği kavramların arkasına saklıyorlar ama bu “bölücülüğü”, “terörizmi” nasıl ortadan kaldıracaklarını, hangi sorunları çözerek bunları etkisizleştireceklerini bile söylemiyorlar. Ya da AKP; seçimi dayatan odaklardan söz ediyor ama askerin siyasete müdahale etmesine dayanak olan kurumları, yasaları ve Anayasa maddelerini değiştirmekten laf olsun diye bile söz etmiyor. Ya da milliyetçiliğin Türkiye’yi sürüklediği açmazları onaylayarak CHP’nin, MHP’nin milliyetçiğine karşı AKP, daha yüksek düzeyden bir milliyetçilikle rekabete girişiyor. Başlıca sermaye partileri, emekçilere “az vergi daha iyi ücret” vaat ediyor ama bu durumun temelindeki ekonomik politikalar, piyasa kapitalizminin kurallarına, kamu iktisadi kuruluşlarının ve temel kamu hizmetlerinin özelleştirilmesine ve piyasa kurallarına göre verilmesi için geliştirilen ekonomik politikalara, emeğin haklarını ortadan kaldırmanın aracı olarak kullanılan taşeronlaştırma ve esnek çalışmanın yaygınlaştırılmasına dokunmamaya özen gösteriyorlar.
    Aynı slogancı yaklaşım siyasette de var. Her adımlarını, her sloganlarını Bin Umut Adaylarına göre ayarlayan sermaye partilerinin sözcüleri, onları yok sayarak, onların söylediklerini yok sayarak, onların amaçlarını ve dile getirdikleri talepleri tartışma dışına iterek, onları “bölücülüğün uzantısı” ya da “bağımsıza oy vermek oyunu heder etmektir” gibi boş sloganlar öne sürerek “Bin Umut” olgusunu gözlerden ırak tutmak ya da karalamaya indirgemek istemektedirler.
    BİN UMUDA KARŞI DA
    AYNI TAVIR
    Seçimin harareti yükseldikçe, sağdan ve soldan psikolojik savaşın gönüllülerinin sesleri de yükseliyor. “Efendim bağımsız adayın ne kıymeti harbiyesi olabilir”miş, “Ya bunlar da verdikleri sözü tutmazsa”ymış, “Bağımsız adayların çoğunun birbirinden farklı görüşleri varmış; bunlar nasıl bir istikrarlı grup teşkil edecekler”miş, “Bin Umut Adaylarının çoğu sosyalist değilmiş, sosyalistler niye sosyalist olmayanlara oy versin”miş.... Sorular çoğaltılıyor ve fırsat bulunan her yerde emekçilerin yüreklerine kuşku salmak için üstelik sureti haktan görünerek ortaya atılıyor.
    Ama bir gerçeğe; Bin Umut Adaylarının, kendi kişiliklerinden ve gelecekte ne yapıp yapmayacaklarından bağımsız olarak, bugün için en devrimci tutumu temsil ettiklerine, Türkiye’nin içinde bulunduğu koşullarda Bin Umut Adaylarının bütün sistem partileri karşısında ortak bir tutum almasına, tüm ilerici demokrat güçler için, emek güçleri için bir güç odağı olma imkanı tanımasına hiç dokunulmuyor.
    BİN UMUT, DÜZEN PARTİLERİNE KARŞI BİR SEÇENEK SUNMAKTA
    Bin Umut böyle bir pozisyon tuttuğu için AKP’sinden DP’sine, adı bilinen bütün sermaye partileri; sağın ve “sol”un milletçileri, ırkçıları kendi pozisyonlarını, “en keskin düzen muhalifi sosyalist adaylar”a göre değil,
    Bin Umut Adaylarına göre tarif ediyorlar. Kimi Bin Umutda karşı ılımlı tutum alarak aslında demokrat olduğunu, kimi Bin Umuda lanetler okuyarak milliyetçiliğini kanıtlamaya çalışıyor. Ve bu partilerin her biri; Meclis’e girecek Bin Umut Adaylarının oluşturacağı gruba karşı ne tutum takınacağını bugünden ortaya koyarak, ittifak arıyor. Bu yüzden de Bin Umut Adaylarının birer birer politik tutumları, onların gelecekte bilmem hangi konuda ne tutum takınıp takınamayacağı, bugün sosyalizm karşısındaki tavır ve tutumları ikincil önemdeki şeylerdir. Bir seçimde birincil nedenleri atlayarak ikinci nedenleri öne geçirmek ise herhalde ancak halkın ihtiyaçlarını değil de kendi fraksiyonlarının ihtiyaçlarını düşünenlerin işi olabilir.
    Kısacası, gerçekler sermaye partileri ve onların politikasına eklenen her soydan eğilimin amaç ve programlarıyla öylesi açıkça çelişir hale gelmiştir ki, bunlar gerçekleri ucundan kıyısından bile tartışmaktan kaçınmakta, sadece sloganları ve simgeleri öne çıkarak bir kör döğüşü ortamında en çok patırtıyı çıkararak, halkın dikkatini kendilerine çekerek yedeklemeye çalışmaktadırlar. Onun için de onlar; seçimi gerçekleri söylemenin değil söylememenin, kendilerini anlatmanın değil kendi programlarını saklamanın bir süreci haline getirmişlerdir.
    İhsan Çaralan
    www.evrensel.net