22 Temmuz seçimleri ve Diyarbakır

22 Temmuz seçimleri ve Diyarbakır

Türkiye, 22 Temmuz seçimlerine, Cumhuriyet’le yaşıt olan iki önemli sorununu çözememenin yarattığı siyasi gerilim ve kutuplaşma içinde giriyor.


Türkiye, 22 Temmuz seçimlerine, Cumhuriyet’le yaşıt olan iki önemli sorununu çözememenin yarattığı siyasi gerilim ve kutuplaşma içinde giriyor. Nisan ayı içinde başlayıp haziran ayının ortalarına kadar devam eden süreçte çeşitli devlet kurumlarının ya da bu kurumlar adına hareket edenlerin yaptıkları açıklamalar, uyarılar ve muhtıralar, yine bu kurumların destek ve teşvikleriyle gerçekleştirilen mitingler, söz konusu gerilim ve kutuplaşmayı tetikleyen ve derinleştiren bir işlev görüyor.
Kürt sorunu ve laiklik (din) sorunu olarak adlandırılması mümkün olan ve siyaset dışı kurumlar müdahale etmediği takdirde Türkiye toplumunun kendi iç dinamikleriyle çözebileceği bu iki kadim sorunun bir devlet politikası olarak çözümsüz bırakılması ve sürekli olarak kaşınması, toplumsal ve siyasal ayrışmayı körükleyici bir etki yaratıyor. Açıkçası, devlet ve onun sivil uzantılarının son dönemlerde izlediği agresif ve negatif politikalar, bu toplumsal fay hatlarındaki çatlakların daha da derinleşmesine ve kırılganlık katsayısının yükselmesine neden oldu. Her iki sorun alanına ilişkin toplumsal duyarlılıkların teyakkuz haline çıkarılması -başka olumsuz sonuçların yanı sıra-, demokratik siyaset zemininin daralması gibi istenmeyen bir neticenin doğmasına da sebebiyet verdi.
Gerçekten de son aylarda yaşanan gelişmelerden kaynaklanan siyasi gerilimin sonucu, partiler eliyle yürütülen siyasetin ve oluşturulan seçim stratejilerinin, bu iki sorun alanına odaklanması oldu. Nitekim siyasi partilerin seçim çalışmalarına ve propaganda faaliyetlerine bakıldığında, siyasetin ağırlıklı olarak rejimin bekası, ülke bütünlüğünün korunması ve laikliğin muhafazası gibi temalar etrafında döndüğünü ve toplumsal sorunların önemli bir kısmının demokratik siyasetin ilgi alanı dışında tutulduğunu görmek mümkündür. Bu sebeple yoksulluk, işsizlik, gelir dağılımındaki adaletsizlik, çarpık kentleşme ve çevre gibi, insanların somut yaşamlarını doğrudan etkileyen toplumsal ve ekonomik nitelikli sorunlar, seçim meydanlarında kendilerine gösterilmesi gereken ilgiden mahrum kalıyorlar. Siyasi partiler, adeta Türkiye toplumunun bu tür sorunları yokmuş gibi davranıyorlar.
Oysa bu siyasi kriz yaşanmamış ve demokratik normal sekteye uğratılmamış olsaydı, kasım ayında yapılacak seçimlerin stratejisi farklı olacaktı. İktidar partisi beş yıllık icraatını anlatacak; “Yaptıklarım, yapacaklarımın teminatıdır” deyip ikinci bir iktidar dönemi için seçmenden oy isteyecekti. Muhalefet ise iktidarın başarısızlıklarını ve kendi alternatiflerini ortaya koymak suretiyle seçmenden destek talep edecekti. Böylece, toplumsal sorunların tümü masaya yatırılacak; her bir sorun alanına ilişkin farklı çözüm seçenekleri ortaya konulacak ve seçmen kitlesine, farklı seçenekler arasında tercih yapabilme imkanı sağlanacaktı. Bu yolla, çoğulcu demokratik siyasete işlerlik kazandırılmış olacaktı.
İki kutuplu siyaset
Çoğulcu demokratik siyasete her defasında olduğu gibi bu kez de geçit verilmedi. Demokratik siyaset, dar bir alana hapsedilerek önemli ölçüde kimlik siyasetine indirgenmiş oldu. Ne var ki her defasında olduğu gibi bu kez de çoğulcu demokratik siyasete geçit verilmedi. Demokratik siyaset, dar bir alana hapsedilerek önemli ölçüde kimlik siyasetine indirgenmiş oldu. Buna bağlı olarak seçime endeksli siyasetin, “laiklik” ve “milliyetçilik” kavramları ekseninde ortaya çıkan kutuplaşma üzerinden yapılması ve seçmenlerin de büyük oranda bu iki kutuplu siyasetin tesiri altında tercihlerini kullanmaları kaçınılmaz hale geldi.
Türkiye genelinde yaygın olan ve seçmen davranışları üzerinde belirleyici olan bu siyasi atmosferin, Diyarbakır seçim çevresi özelinde çok daha etkin olduğu söylenebilir. Zira Diyarbakır, merkez-çevre çatışmasının ve bu çatışmanın üzerine kurulu olduğu toplumsal fay hatlarının kendisini en fazla hissettirdiği seçim bölgelerinden birisidir. Son yirmi yıl içinde gerçekleştirilen milletvekilliği genel seçimleri ile mahalli idareler seçimlerinin sonuçlarına göz atıldığında, seçmen tercihlerinin çok belirgin bir biçimde söz konusu çatışma eksenine bağlı olarak şekillendiği görülür. Bu dönem içerisindeki seçim sonuçlarından, Diyarbakır seçmen kitlesinin, devlete ve onun resmi ideolojisine atıfla tanımlanan “merkez”i değil; tam tersine, siyasi merkezin sürekli olarak denetim ve baskı altında tutmaya çalıştığı “çevre”yi temsil eden siyasi parti ya da görüşleri tercih ettiği anlaşılıyor. Hiç şüphesiz, hemen her seçimde kararlılık arz eden böylesi bir tercih şekillenmesinin çeşitli faktörlere bağlı olarak geliştiğini belirtmek gerekir.
Sosyolojik olarak devlete, onun resmi ideolojisine, otoritesine, söylem ve pratiklerine yabancılaşmanın en üst düzeyde seyrettiği bir seçmen kitlesiyle karşı karşıyayız. Bu kitle, genel olarak, gerek etnik ve gerekse dini aidiyetleri sebebiyle siyasi merkez tarafından dışlanan, horlanan ve baskı altında tutulmaya çalışılan toplumsal çevreyi temsil eder. Dışlama ve baskı pratiklerinin temelinde, resmi ideolojinin iki önemli dayanağını oluşturan milliyetçilik ve laiklik ilkelerinin resmi yorumları vardır. Milliyetçiliğin, kucaklayıcı ve bütünleştirici olmaktan uzak; dışlayıcı, baskıcı, inkarcı ve asimilasyonist özellikler taşıması, laikliğin ise dinin kamusal alanla ilişkisini kesen militan bir niteliğe sahip olması, insanların çifte mağduriyet duygusunu iliklerine kadar hissetmelerinin en önemli sebebini oluşturur.
DTP ve AKP
Önemle belirtmek gerekir ki etnik ve dini kimlik ekseninde yaşanan mağduriyet, aynı zamanda ekonomik mağduriyetle de çakışır. Böylece, Kürt sorunu ve din sorunu, ekonomik sorunlarla iç içe geçer ve birbirine eklemlenir. Bir anlamda sosyokültürel alanda sistem dışına itilme ile sosyoekonomik dışlanma paralellik arz eder. Zaten Kürt sorununun, aynı zamanda ekonomik geri kalmışlık sorunu olması, bu paralelliği açıkça ortaya koyar. Dolayısıyla, Kürt kimliğine ya da dini aidiyetine sahiplenme çabası, aynı zamanda yoksulluktan kurtulma arayışına tekabül eder. Somut olarak ifade edilecek olursa yoksulluk, işsizlik ve gelir dağılımındaki adaletsizliğin giderilmesine yönelik talepleri dillendirenler ile Kürt sorununun barışçıl çözümünden ve başörtüsüne özgürlükten yana olanlar, çok büyük oranda örtüşürler.
Diyarbakırlı seçmende ekonomik, kültürel ve siyasi açıdan itilmişlik, dışlanmışlık, sahipsizlik ve çaresizlik duygusu hakim. Oluş(turul)an bu mağduriyet psikolojisinin, seçmen tercihlerinin biçimlenmesinde başat bir rol oynayacağı açıktır. Yaşanan sorunların ve statükonun aşılması doğrultusunda şu ana kadar ciddi adımların atılmamış olması nedeniyle, bu psikoloji -önceki seçimlerde olduğu gibi- önümüzdeki seçimde de belirleyici olacaktır. Nitekim, gerek anket sonuçları ve gerekse gazeteci-yazar ve gözlemcilerin ifadeleri, Diyarbakır’da oyların, DTP’nin desteklediği bağımsız adaylar ile AKP arasında paylaşılacağını göstermektedir.
Kentin seçim öncesi siyasi atmosferine bakıldığında, havanın bu iki parti lehine olduğu; bu ikisinin dışındaki siyasi partilerin ise esamisinin okunmadığı görülür. Seçim çalışmaları ve aktiviteleriyle dikkat çeken ve ilgi uyandıran her iki parti de seçmenin mağduriyet psikolojine seslenmekte; kendilerinden biri olduklarını, yaşadıkları sorunları paylaştıklarını ve bu sorunlara çözüm üretmek için var olduklarını söyleyerek seçmenden oy istemektedirler. Görünen o ki Diyarbakır seçmenini, Kürt sorununa ilişkin hassasiyeti sebebiyle sistem dışına itilen DTP ile dini hassasiyeti nedeniyle siyasi merkeze dahil edilmek istenmeyen AKP temsil edecek.
(*) Prof. Dr./Dicle Üniversitesi Hukuk Fakültesi Kamu Hukuku Bölümü
Fazıl Hüsnü Erdem*
www.evrensel.net