DÖNÜŞÜM

  • Almanya’da demokrasinin sınırları yeniden çiziliyor. Ancak bu bireysel ve kolektif hak ve özgürlüklerin arttığı, yani sınırların ileriye doğru taşındığı anlamına gelmiyor. Aksine, çeper giderek daraltılıyor.


    Almanya’da demokrasinin sınırları yeniden çiziliyor. Ancak bu bireysel ve kolektif hak ve özgürlüklerin arttığı, yani sınırların ileriye doğru taşındığı anlamına gelmiyor. Aksine, çeper giderek daraltılıyor. 11 Eylül 2001 olaylarından sonra “daha fazla güvenlik mi, yoksa daha fazla özgürlük mü” ikilemi olarak gündeme getirilen onlarca yasa değişikliğinin yetmediği ileri sürülüp onlarca yasa değişikliği ve yeni yasalar gündeme getiriliyor.
    İki haftadır alevlenerek gündeme giren tartışmaları Federal İçişleri Bakanı Wolfgang Schäuble başlattı. Bir varsayımdan hareket ederek, güvenlik güçleri için ülke içinde ve dışında “şüphe üzerine öldürme hakkı” (“yargısız infaz”) talep etti.
    Schäuble’nin iki hafta önce Der Spiegel dergisiyle yaptığı bir söyleşideki varsayımı ve bundan hareketle öne sürdüğü talep şöyleydi: “Farz edelim, birisi Usame Bin Ladin’in hangi mağarada saklandığını biliyor. Onu öldürmek için uzaktan kumandalı bir roket atılabilir. (...) (Bu durumda) Amerikalılar onu bir roket ile infaz ederlerdi ve insanların çoğunluğu, ‘Tanrıya şükürler olsun’ derdi. Ama samimi olalım; bu hukuksal açıdan sorunlu bir durum, özellikle de Almanlar bu işin içine karıştıysa. Bu tür sorunları anayasa açısından, terörizme karşı mücadelede bize gerekli olan özgürlükleri sunabilmesi için ayrıntılarına kadar çözmemiz gerekiyor. Ben olağanüstü durumlarda yasaların bir kenara bırakma hakkı olduğuna katılmıyorum.”
    Alman İçişleri Bakanı, hiçbir şeyi şansa ve/veya o gün orada görevli olan polisin/askerin sağduyusuna bırakmak istemiyor. Takip edilen veya bir yerde olduğu bilinen kişinin terörist olduğu konusunda şüphe varsa, bu insanı yasal olarak öldürmek mümkün olmalı! Schäuble’nin mantığını, “önce öldürelim sonra soruşturalım” şeklinde özetleyebiliriz.
    Bu mantık, Balkanlar’da, Irak ve Afganistan’da işgalci güçler tarafından her gün uygulanıyor: Düğünler bombalanıyor, evler tanklarla eziliyor, oynayan çocuklar kurşunlanıyor. Ardından bir askeri komisyon (şayet kurulursa!) soruşturma yapıp, en iyi ihtimalde “Özür dileriz ama havadan düğün mü, yoksa El Kaide’nin toplantısı mı belli olmuyordu” gibi alay edercesine açıklamalar yapılıyor. Kamuoyundan eleştiriler gelince ise “Savaş halindeyiz, bunlar savaşın istenmeyen yan etkileri” diye aşağılık bir açıklama ile olay kapanıyor. Schäuble, özünde Almanya’da sürekli yürürlükte olan “savaş yasalarının” geçerli olduğu “olağanüstü hal” talep ediyor.
    İçişleri Bakanı’nın talepleri saymakla bitmiyor. Bunların en önemlileri terör şüphesi üzerine sınırsız hapsetme, tehlikeli durumlarda ordunun ülke içinde görevlendirilmesi, kaçırılan yolcu uçaklarının imhası, bilgisayarların denetimi, ihtiyati tedbir olarak şüphelilerin bilgilerinin depolanması...
    2001 ve 2002 yılında SPD/Yeşiller hükümetinin beş yıl sınırlı çıkarttığı “anti-terör yasaları” bu yılın başında beş yıl daha uzatıldı. Almanya’nın bütün polis ve gizli servis birimleri, 30 Mart 2007’den bu yana oluşturulan “anti-terör bilgi bankasını” sınırsız kullanabiliyorlar. 2004’ten bu yana bütün gizli servislerden ve polis teşkilatından 200 uzmanın ortak çalıştığı “Terörizme Karşı Savunma Merkezi” görevde. Görüldüğü gibi Almanya giderek bir polis devletine dönüştürülüyor.
    En son olarak Almanya Cumhurbaşkanı Horst Köhler de tartışmalara katıldı. Köhler’in, medyanın, “Köhler’den Schäuble’ye sert uyarı” şeklinde manşetlerine ve ilk haber olarak ekranlarına taşıdığı sözlerine bakıldığında, burada da medyanın gerçekleri çarpıttığı görülmekte.
    Köhler’in eleştirisi, Schäuble tarafından başlatılan tartışmanın gerekçelerinin anlatılmadan yapılmış olması. ZDF televizyonuna demeç veren Köhler, “Şüphe üzerine öldürme hakkı talebiyle terörist olduğu şüphe edilenleri kolayca öldürme amacının olduğunu sanmıyorum. Tartışmayı daha dikkatli ve derin sürdürmemiz gerekiyor. Böyle bir tartışma sonunda hukuk devletinin prensiplerine uygun bir çözüm bulunabileceğinden eminim” dedi. Zaten Schäuble’nin istediği de bu; yargısız infazı hukuk devletinin prensiplerine göre düzenlemek, yani kılıfına uydurmak!
    Bütün bu tartışmalar devam ederken, Schäuble’nin taleplerinin benzerleri üzerine sürekli ABD’den ve İngiltere’den örnekler veriliyor ve “Müttefiklerimizde normal olan bizde neden böyle bir saflaşma yaratıyor” diye soruluyor.
    Balkanlar’ı, Irak ve Afganistan’ı “halkları diktatörlerden kurtarma ve demokrasi getirme” vaadi ile işgal eden bütün emperyalist ülkeler, bu ülkelere zerre kadar olumlu bir şey getirmemeleri bir yana kendi ülkelerindeki burjuva demokrasilerini İsviçre kaşarı gibi delik deşik ettiler.
    Almanya da diğer kapitalist ülkeler gibi gericiliği güçlendirerek onların gerisinde kalmayacağını gösterircesine “olası durumlara” hazırlanıyor. Bu ise dünya hakları için ileride daha fazla emperyalist saldırı anlamına gelirken, Almanya içindeki emekçiler için baskıların artacağı anlamına gelmekte.
    Serdar Derventli
    www.evrensel.net