Renklerin ahengini anlatan fotoğraflar

İstanbul’un en eski sarnıçlarından birinde, Anadolu’nun kültürel çeşitliliği üzerine çekilmiş fotoğraflardan oluşan bir sergi var.


İstanbul’un en eski sarnıçlarından birinde, Anadolu’nun kültürel çeşitliliği üzerine çekilmiş fotoğraflardan oluşan bir sergi var. Serginin sahibi Atilla Durak, çalışmasını renklerin birbirine karıştığı ebruya benzetmiş.
19 Haziran’da başlayan fotoğraf sergisi, 21 Temmuz’a kadar uzatıldı. Aynı zamanda kitaplaştırılan fotoğraflar yedi yıllık bir çalışma ve bunun beş yılındaki çekimlerin ürünü. Ebru kitabı ve sergisinin mimarı Attila Durak’la, fotoğrafların sergilendiği Binbirdirek Sarnıcı’nda görüştük. Gerçekte proje, Durak’ın memleketi olan Gümüşhane’de, küçüklüğünde kilisenin renkli camını taşla kırdığında ve 1993’te Sivas’ta aydınlarımız gün boyu yakıldığında sıçrama yapan soru ve yanıt arayışlarının, yani bütün yaşamının üzerinde şekillenmiş. Durak yurt dışında iken “Türkiye Türklerindir” sloganının revaçta oluşuyla, “Kimdi şu Türkiye Türklerindir sloganındaki Türkler?” sorusunun yanıtını arama heyecanı ile proje ete kemiğe bürünmüş. Projenin 2 bin 200 civarında insanın ‘imece’ usulü emeği ile oluşturulmuş.
“Kültürel ve sanatsal çalışmalar sponsorlara mı mahkum, sponsorsuz sanat yapamayacak mıyız?” sorumuza karşılık; bu kapsamdaki çalışmayı sponsorsuz yapamayacağını fakat yeni projesi için belki sponsora ihtiyaç duymayacağını söyledi. Görünür kılınmak istenen etnik ve dinsel kesimlerin fotoğraflarında üreten insanların, emekçilerin çoğunluğu oluşturduğu gözleniyor. Durak, bunun özel bir tercih olmadığını, serginin neredeyse tamamının emekçilerin fotoğraflarından oluşmasının hayatın içinde kendiliğinden oluştuğunu belirtiyor.
Ebru: Kültürel Çeşitlilik Üzerine Yansımalar başlıklı sergisi üzerine Atilla Durak’la sohbet ettik.

Ebru çalışması nasıl gündeme geldi?
Ebru bir günde ortaya çıkan, ‘Aaa ben Anadolu topraklarını bir dolaşayım, burada halklar yaşıyor, kültürler yaşıyor ben de bir şeyler yapayım’ diye ortaya çıkmadı. Bu projeye başlayana kadarki getirdiğim süreç içerisinde biriktirdiğim düşünsel bir şey. Çocukluğumdan beri sorguladığım sorular var. Bu farklı insanlar, bu farklı kültürler bu Anadolu topraklarında bazan kendilerini itiyorlar, bazan çekiyorlar, bazan birbirlerini üzüyorlar.
Ben Gümüşhane’de doğdum, oyun oynarken eski bir kiliseyi taşlayarak büyüdüm. En son renkli camını ben kırmıştım. Kimse de bana “Bu kiliseyi niye taşlıyorsun” diye sormamıştır. Sonra aklım erdikçe düşünmeye başladım; bahçeden iki erik alınca dayak yiyorduk ama kiliseyi taşlamamıza kimse karışmıyordu. Kiliseleri harap etmek o kadar da önemli değildi. Büyüdüğümde, büyüklerin bu yaklaşımını, burada bir yanlışlık yok mu diye sorguladım.
Sonra işte yaşam değişti, entelektüel bakışım, duruşum, insan hakları derken sorgulamalarım derinleşti. Bir dönem Hindistan’da yaşadım, yedi yüz dilin bir arada yaşadığına tanık oldum; insanlar kültürel varlıklarını birbirini incitmeden ahenk içinde yaşayabiliyorlar. Fakiri de zengini de böyle, kimse bu ahenkten rahatsız değil. ‘Bizde de renkler var ama ahenk yok, niye?’ sorgulamaları devam etti.
O dönem Madımak Oteli’nde aydınlar yakıldı, katliama bakış açısı; Türkiye’de bir kesim bir diğer kesime o kadar hiddetli ki, yakabiliyor. Ve benim bir arkadaşımın teyzesi de o otelde olabiliyor (Sonradan öğrendik, o sırada otelde değilmiş). O gün ‘kadıncağız gitti’ diye 5-6 saat ağladım. Kadın kurtuldu ama Türkiye’nin 37 tane pırıl pırıl insanı orada yandı. İkinci önemli sorgulamam da oydu; nasıl oluyor da herkesin gözü önünde, 21’inci yüzyılda birisi bir diğerini yakabiliyor? Burada ben Türkiye’deki bu farklılıkları bir şekilde anlatacağımı biliyordum.
Sonra New York’a gittim. Orada da renklerde bir ahenk gördüm ve herkes bundan memnundu. Çok kültürlülüğün ne muhteşem bir şey olduğunu anladım ve günün birinde dedim ki; ya ben gideyim kendi topraklarıma. Bu kadar yıldır bu konuyu düşünüyordum. Hani dilimize pelesenk olan o söz var ya; ‘Türkiye Türklerindir’ lafı. ‘Şu Türkler kimdir’i sorgulayayım. Dönüp Anadolu’yu dolaşmaya başladım. İnsanların kendilerine ne dedikleri üzerinden konuşmaya başladık.

Kitaba adını veren “Ebru” tanımlaması daha baştan aklınızda mıydı, çalışma süreci ya da sonunda mı aklınıza geldi?
Başlamadan önce projenin ismini Ebru koymuştuk. Kitabı yapmak da programımızdaydı fakat ismi ne olacaktı? Yıllar içinde yaptığım çalışmanın her safhasında, her fotoğrafta bu isim o kadar pekişti ki, yolumuz kesişip de kitabın editörlüğünü üstlenen sayın Ayşe Gül Altınay’a çalışmalarımı anlatıp ‘kitabın adını ne yapalım?’ diye sorduğumda bana, yapacak bir şey yok, ismi belli, konseptte biz bunu geliştirelim dedi. Başında projenin adı olan Ebru, kitabın da adı oldu.

Mozaik ile ebru metaforları arasında bir tartışma açıyorsunuz; farkları neler?
Mozaik renkli taşları bir araya getirse de keskin hatlıdır, kenarları serttir, iticidir ve birbirine dokunmaz, benzeşmez, karışmaz ve o bütün farklı renkleri ayıran, ayraç olan çimento vardır. Bu nedenle mozaik tanımlamasının bu toprağın kültürünü anlatmadığını düşünüyorum. On bin yıllık gelenekler üzerinde oturuyoruz. Bu toprakların on bin yıldır ebrusu oluşuyor demektir. Bu geleneği 21’inci yüzyılda kullanan bir toplum, biz mozaiğiz diyemez. Melezleşmek, yıllar içinde süregelir; insanlar ve kültürler melezleşip iç içe girmiştir, aynı ebrudaki renk gibi.

Bu çalışma başka nerelerde sergilenecek?
Türkiye’de 14 ilde şu anda girişimler sürüyor. Liste, seçim sonrası belli olacak. (İstanbul/EVRENSEL)
Ebru gibiyiz

İç içe geçip melezleşmek kadar, etnik ve dinsel nedenlere dayanan kitlesel katliam ve siyasi suikastlar da var. Maraş, Çorum, Sivas vb. En son Hrant Dink katledildi. Gerçek durum ne kadar ebruya uyuyor?
Toplumlar değişim ve dönüşümlere uğrarlar, tarih boyunca büyük hatalar yapılabilir, bazı kesimler hiç hoş olmayan şeyler yapabilirler. Ama biz Türkiye’nin kültürünü eğer sevgi üstüne, ebrulilik üstüne oturtamaz da, mozaik gibi, ‘Sen oradasın ben burada, sen bana dokunma ben sana dokunmayım’ üzerine oturtursak bu problemi çözemeyiz. Zaten biz bu işe baktığımızda politik bir yerden bakmadık ebruliye. Toplumların ya da grupların birbiri arasındaki husumete bakarak yaklaşmadık. Düşünebiliyor musunuz, Türkiye’de bir şarkı Ermeni şarkısıdır, çok sevilen şarkıdır; şarkı Kürtçe başlar, Arapça devam eder, Türkçe biter. Ebrulilik budur. Şu andaki durum da ebruliliğe uygundur, o aradaki şeyler arızalardır. Biz eğer insanlarımıza bunun ebruliliği üzerinden ne kadar güzel olduğumuzu, kültürlerin ne güzel kaynaştığını anlatabilirsek, o arızalar, insanlığın sevgiyle başladığını öğrenirler, kimse gidip birini öldürmez, yakmaz, yakması için neden olmaz.
Memik Horuz
www.evrensel.net