Bu bisikletin freni yok

Türk edebiyatının en üretken ve en aykırı isimlerinden biri olan Küçük İskender bu kez ‘Lucifer’ın Bisikleti’yle okurlarının karşısına çıkıyor.


Türk edebiyatının en üretken ve en aykırı isimlerinden biri olan Küçük İskender bu kez ‘Lucifer’ın Bisikleti’yle okurlarının karşısına çıkıyor. Sel Yayıncılık tarafından yayınlanan kitapta Kenan Evren’e yazılmış sitem dolu mektuptan Bülent Ersoy’un acıklı konumuna, Orhan Veli’nin pardösüsünden gay jigololarla takılan banka müdürlerine, Burroughs’un karısını neden öldürdüğünden futbolun cinsel yorumuna, Kurt Cobain’in trajedisinden bar köşelerinde kendi kendine laflayan adamlara, bütün hepsinin hayatının bir kenarında Lucifer bisiklete biniyor. Kitapta yer alan birçok metin daha önce çeşitli dergilerde yayınlanmış olsa da “okurlarını aldatmamak için” yeni metinlere de yer veren Küçük İskender, ayrıca şiire ya da bir öyküye dönüşememiş küçük notların hepsini toplayıp bisikletin selesine koymuş.
Küçük İskender’le yeni kitabı Lucifer’in Bisikleti’ni konuştuk.

Hürriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök ‘Lucifer’ın Bisikleti’ isimli kitabınızı okuduktan sonra köşesinde hayatının yazarını bulduğunu söyledi. Siz bu yazıyı nasıl değerlendirdiniz?
Günümüzün hakim medyası Küçük İskender ve benzeri konumda olan hem yazdıklarıyla hem duruşuyla kendini çok daha farklı ifade eden insanlara çok sıcak bakmayan çoğu kere ondan beslenen, kullanan bir medya. Bir kere Ertuğrul Özkök’ün aradığım yazarı buldum demesi benim için gerçekten çok şaşırtıcıydı. Çünkü her şeyden önce ben 50’ye yakın kitap yayınladım. Yaklaşık 20 yılı buluyor. 20 yıldır bir türlü buluşamamışız. Bu çok ironik.
Acaba benim yazdıklarım mı çok hafif kaçtı, yoksa Ertuğrul Bey marjinal bir noktaya doğru mu gidiyor? Bunu düşünmek gerekir. Hürriyet belki adına yaraşır davrandı, ilk kez özgürce ifade etti kendini ama belki de her zaman olduğu gibi ben safdilli konuşuyor ve öyle düşünmeye çalışıyorum.

Kitapta da, bir röportajınızda da bahsetmişsiniz, bir bilgisayar oyununda medya patronusunuz, dergi yayınlıyorsunuz...
Bir simülasyon oyununda dergi patronuydum. Bakan oldum, Kültür ve Eğlence Bakanı. Darısı bütün medya patronlarının başına diyelim.

Nasıl bir duygu?
Simülasyon olunca çok zevkli oluyor ama reel olunca bir medya patronunun kültür bakanı olması pek hayra alamet olmaz diye düşünüyorum.

Kitapta katillik meselesine epey vurgu var. Memleketin içinde olduğu durumu da düşünürsek Hrant Dink’ten bu yana özellikle bir katliam tartışması yapıyoruz. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Çok basit, baktığımız zaman bugüne kadar aldığımız hem teorik eğitimde hem kendi gördüklerimizde sınıfsal farklılıkların oluşmasında ekonomik olgunun ağır bastığı bize hep öğretildi. Tabii ki alternatif tezlerde kültürel noktalar da söz konusu ama katıldığımız tartışmalarda bunlar konuşuldu. Bugün 2007’de Türkiye’ye baktığınız zaman sınıfsal farklılıkların temelinde artık kavram olarak ekonomik ölçüt değil içindeki bulunduğunuz cinnetin yansımasının boyutu önemli. Yani bir anlamda katil mi, kurban mı, işbirlikçi mi, suç ortağı mı, örgütlü mücadele mi yoksa tamamen bir seri katil tadında bireysel çıkışları olan insan mı gibi sınıfsal farklılıklarımız söz konusu. Çok ciddi bir şekilde herkesin artık birini öldürme planı vardır bu ülkede. Bunu düşsel ya da pratik anlamda hayata geçiriyoruz.
Bu bildiğimiz üçgenleri de geçti bir çembere döndü. Şöyle ki yani hiyerarşik üçgen ya da toplumsal sınıfsal üçgenleri geçti, alt tabaka da cinayet işliyor, üst tabaka da cinayet işliyor ya da işletiyor. Ve bir çember dönüyor. Artık ipi kopmuş bir atlıkarıncadaki çocukluğunu da yitirmeye başlamış ve çocukluğu da ergenliği de yetişkinliği de orda geçmiş çünkü bir türlü inememiş insanlara benziyoruz. O atlıkarıncanın kayışı kopmuş sürekli dönüyor. Kimin kimi kovaladığını, kimin kimi öldürmeye çalıştığını görmüyoruz. Çünkü herkes elindeki bir bıçakla birini kovalarken arkasından biri de onu bıçakla kovalıyor.
Bu noktada Lucifer’ın bisikletinin tekerlekleri hızla dönüyor tabii ki. Ama bu durumda öndeki mi tanrının tekerleği arkadaki mi ya da hangisi şeytanın tekerleği onu da kestiremiyoruz. Sizi zaten bir yere götüren iki tekerlek var. Bu işin diyalektiğidir. İyi ve kötüyü taşımak zorundadır. Ama bu bisikletin ne yazık ki birde gidonu var. Bu gidon da iktidar. Biz tekerleğin gittiği yere gitmiyoruz. Gidonun çevirdiği yere, yani o bisikletin üstündekinin bizi götürdüğü yere gidiyoruz. Yani tekerleklere hakim değiliz o bisiklette. Bu bisikletin freni de yok onu söyleyeyim.

Nereye gider bunun sonu acaba?
Bir edebiyatçı gözüyle bakarsam ben bundan çok memnunum. Çünkü kaotik ortam malzemeyi doğuracaktır. Ama bir vakanüvis yaşadığı savaşı ya da soykırımı o imparatorluğun ya da kabilenin çöküşünü kaleme alırken ağlayabilir. Onun ağlamadığını kimse inkar edemez. Bir vakanüvis ağlamaya başlıyorsa zaten tarih Ece Ayhan’ın dediği yere doğru gidiyordur. Yani kararıyordur artık. Zaten dibi tutmuş bizim kazanlarımızın, tarihimizin, bulunduğumuz coğrafyanın.
Eskiden doktor gibiyim reçete yazıyorum diyordum. O yüzden çok kitap yayınlıyorum, benim okurum “hasta” bir kimliğe sahiptir çünkü bu yaşananlar onun tüm sistemini bozmuştur ve ne kadar çok üretirsem onlara o kadar yardımcı olurum diyordum. Yok, bu da kalkmaya başladı çünkü doktor da hastalanmaya başlıyor. Çünkü bu bulaşıcı bir hastalık. Bu bilinç kaybıyla ilgili, bilinç kaybının mikrobik olması ve siyasal olmasıyla alakalı bir şey. Hiç kimseye inanmama, güvensizlik.
Bence tamamen yeraltına iniyoruz. Eskiden yeraltı yazarıyım diyordum. Toplumsal olarak bir yeraltı ülkesi olmaya doğru gidiyoruz. O zaman benim yeraltı yazarı olmamın da ne marjinal ne de radikal bir anlamı kalacak. Çünkü çok sıradan bir yazar olacağım. Çünkü okurum diyebileceğim bir ulus ya da halk toplamı da benle aynı fikirde olacak sonuçta. Çok olağan şeyler yazıyor olacağım. Bir insanın romanlarımda öldürülmesi ya da ne bileyim daha vahşi tahlillerin gerçekleştirilmesi bugün birçok insanın ‘aman canım İskender de abartmış’ dediği şeyler sıradan, olağan hatta hafif yazmış şeklinde adlandırılacak. O zaman bugünün pembe yazarları, ucuz roman yazan kimlikleri marjinal olacak. Tamamen ütopyaya döneceğiz tekrar. Bugünün sıradanlığını yakında çok özleyeceğimiz bir ütopya olacağa benziyor.

Kitapta “Edebiyat tuvaleti” başlıklı bir bölüm var. Az önce de “pembe yazarlar” diye bir ifade kullandınız. Edebiyat ortamıyla ilgili bir derdiniz mi var?
Hakiki olmakla ilgili bir problemimiz olmalı bence. “Hakiki olmak”, bu çok güzel bir laf. Öbür türlüsü biraz şiir yapmak oluyor, şiir yazmak olmuyor. Ya da roman yapmak oluyor. Yapılan bir şey de güzel olabilir, niye olmasın. Ama ben organik olmasını istiyorum. Ben o kitaptaki düşüncelerin kalbinin atmasını, burnunun akmasını istiyorum.
Çok kaba bir örnek vereceğim, bazı arkadaşlar kırılır belki ama baktığınız zaman Tolstoy’un romanları biraz yapılmış edası taşır ama Dostoyevski’nin daha organik, daha hareketlidir. Benim demek istediğim bu. Türkiye’de şiir, roman yapan insanlar da var, şiir yazan insanlar da var. Politik anlamdaki şiirlerde de mesela 70’lerin şiirlerinde bu vardı. Şiir yapılıyordu biraz çünkü mecburiyet vardı. Sokaklarda savaş vardı, kavga vardı ve o şiirin yapılması gerekiyordu. Çünkü nasıl cepheye mermi yetiştiriliyorsa eli kalem tutanların da şiir, marş yetiştirmesi gerekiyordu ki o insanlara umut, yürek, cesaret versin. Yapılması gereken şiirdi ve o yapıldı. Biraz mecburiyetle ilgilidir yapmak. Ama bugünkü koşullar insanlara bir şeyleri yapmaya mecbur kılmıyor. Yapılan şiir ve yapılan roman dönemin koşullarıyla ilgili değil. Sadece kendi ekonomik çıkarları ya da ünleri için yaptıkları şeyler. O yüzden de onlara biraz kızıyorum.

Lucifer’in Bisikleti’deki yazıları bir araya getirirken nelere dikkat ettiniz?
Kitap bir roman, bir şiir kitabı değil. Bir bütünlüğü yok. Her şeyin olmasını istediğim bir kitaptı. Şöyle ki hem Türkiye’nin güncel politikasına, tehlikeli kısımlarına, özellikle milliyetçiliğin geldiği noktalara değinen, bunu örneklerken popüler örneklerden kaçınmayan, Kurtlar Vadisi’nden Barda filmine kadar ya da Kenan Evren’in eyaletlere ayıralım konusuna kadar ama aynı zamanda Bülent Ersoy’un trajedisinden yola çıkıp Kurt Cobain’e giden, Cobain’e giderken yanına diğer yazar, şair, sinemacıları alıp aynı anda kendi şiirsel vagonlarını da oluşturmuş kocaman bir trenmiş gibi düşünmek gerekiyor. Dolaşabildiğim kadar bir yerleri dolaşmaya çalıştım. Bunu yaparken de şiiri en azından kavram olarak merkezde tutmaya çalıştım. Bazen başlıklar altında şiire ve şairlere gönderme yaptım. Bazen de anlatım olaraktan şiirsele yöneldim. Ama temel tezim şuydu; kolay söylemem böyle lafları ama “Kolay okunan ama kolay yutulamayan” bir kitap olsun istedim. Belki bir çırpıda okunabilecek ama ya ne güzel ben bir daha bunu karıştırayım dedirtecek bir kitap olmasını istedim. Müzikten, sinemadan, şiirden, futboldan savrulmuş karı, insana ve topluma doğru çekip avucumun içine sıkıştırıp ondan bir kitap yaptım. O kartopunun içine de her ihtimale karşı bir taş koydum. O da şiirdi. Attığım yerde kafa yarsın. Ama şiir kafa yarsın.
Sıkıldığınız an bu sıkıntı kitaptan dolayı değil kendi iç sıkıntınızdır, yaşadığınız anla, tarihle ilgili bir sıkıntıdır. İnsan kendi içine ayraç koyup da kapatamıyor ama bu kitabı, sıkıldığınız an ayraç koyup, en azından ertesi gün kaldığınız yerden devam edecek şekilde bırakabiliyorsunuz. Bundan sonra bu mantıkta bir iki kitap daha çıkaracağım. Onlar da Lucifer’in başka bir şeyleri olabilir. (İstanbul/EVRENSEL)
Toplumsal yoğunluğu olan bir kitap

Diğer kitaplarınıza nazaran bu kitabınızda toplumsal meselelere daha çok yer vermiş gibisiniz...
Son dönemlerde özellikle ‘Dicle ile Fırat’la başlayan, daha toplumsal yoğunluğu olan bir çizgim var. Ama bu benim ilk kitabımda da vardı. Her zaman okuruma ve dostlarıma söylediğim şey şuydu: Beni biraz yalnız bırakın, ilgilendiğim başka alanlar da var, onlarla ilgili metinler ya da şiirler de yazmak istiyorum. Ama dönüp dolaşıp geldiğim noktada toplumsal çizgim her zaman oldu. Her zaman o çizginin içindeyim. Hayat denilen bir bahçe varsa her yerine iki çapa sallamak benim için büyük bir tutku. Hiçbir şey çıkmasa bile en azından bahçe hava almış olur. İyi ürün verir. En azından o nesli doyurmuş, o dönemin insanlarına güzel ürünler vermiş olursun.
Ulaş Emre - Çağdaş Günerbüyük
www.evrensel.net