graniser işçilerinin sırrı

graniser işçilerinin sırrı

Peki, neydi Graniser işçisinin bu başarısının sırrı? ‘Sır söylendiğinde sır olmaktan çıkar’ derler ama yine de söyleyecek sözümüz olsun yaşananlara dair. Hepimiz seramik yüzeyleri parlak ve kaygan kılan maddeye de ‘sır’ denildiğini biliriz. Sır denilmesinin nedeni belki de çok zamanlar öncesinde, formülünün bilinmezliği ya da gizliliği içermesinde olsa gerek.


İlkokula gittiğim yıllarda okulumuzun yakınında küçük bir seramik atölyesi vardı. Zaman buldukça bu atölyeye gider, üretilen seramik süs eşyalarının yapım aşamalarını dikkatle izlerdim. Atölyede çalışanların bu durumuma pek ses çıkarmamaları beni daha da cüretkar kılardı. Baş usta bir gün, ürettikleri seramik süs eşyalarını fırında nasıl pişirdiklerini gösterdi bana. Fırının baca aralığından bakmıştım içerisine, sıcaklık korkunçtu. “Cehennem bundan da vahimdir herhalde” dediğini anımsıyorum bu baş ustanın. Bu atölyeye ilgim hiç azalmadı, lise yıllarımda seramik dersini seçmeli ders olarak seçmemde bu atölyenin etkisi olduğunu düşünmüşümdür hep.
Yıllar sonra öğretmen olarak atanmayı beklediğim günlerde bir arkadaşım küçük bir seramik atölyesi kurmuş ve benim de kendisine yardımcı olmamı istemişti. Çok geçmeden seramik atölyesinin “hoca” lakaplı elemanıydım artık. Seramiğin ortaya çıkışındaki suyun kille buluşup şekillenişi, ateşin alazında sırlanışı, hep büyüleyici gelmişti bana. Öğretmen olarak ilk atanma yazımın gelmesiyle, uzaklardaki günlerim başlamıştı bu kez. Ama seramiğe olan ilgim hiçbir zaman azalmadı. Yaz tatillerinde soluğu yine bu atölyede alıyordum. O yıllarda atölyedeki arkadaşlarla bir gün gelecek Akhisar, seramik sanayinin merkezi olacak diye afakî laflar ettiğimizi anımsarım. Hoş şimdilerde Akhisar seramik sanayinin merkezi olmuş değil, ancak; o küçük seramik atölyemizin yakınında, ovanın orta yerinde yeni kurulmuş olan, dev bir seramik fabrikası var ki devliği üretim kapasitesinin büyüklüğünden çok, işçilerinin hak alma mücadelesindeki kararlı tutumlarıyla nam saldı.

Direniş başlıyor

Ovanın orta yerindeki bu devasa yapının bacasından duman hiç eksik olmazdı. Sonraki zamanlarında çalışma koşullarının zorluğundan söz edilir oldu, bu haberleri bir gün genç bir seramik işçisinin iş kazası sonucunda ölümü izledi. Ne acı şey olsa gerek insanın ekmeğini kazanmaya çalıştığı yerde alın terinin kanına karışması. Günlerden bir gün, güzelim Akhisar Ovası yeşile çalarken, Graniserli işçilerin direnişe geçtiklerini duyduk, o ne güzel, o ne mübarek bir baş kaldırıştı çoluk çocuk. Ayağa kalkışları ovanın bereketiyle, sıcaklığıyla birdi sanki. Öyle de oldu, direnişlerini ilk selamlayanlar kentin diğer emekçileriydi, onları Akhisar’ın vakur esnafı ve çelebi yüzlü insanları izledi. Sokaklardaki dev afişlerde Graniser işçilerinin direnişine destek sunuyordu birçok sendika ve siyasi parti. Bu arada direniş önderlerinin, işten çıkarılması geridekilere daha da büyük bir mücadele azmi verdi. Haklı mücadelelerini anlatmak üzere bir de dayanışma gecesi düzenlemişlerdi. Bu geceye katılışımızı anımsıyorum, Manisa’dan bir otobüs dolusu öğrenci, kamu emekçisi, organize sanayi işçisiyle varmıştık oraya. “İlla ki sendika isteriz” diyordu, ilk sözü alan Graniser’in direnişçi işçi önderi. “Ancak o vakit çalışma koşullarımız iyileşir ve insanca yaşacak bir ücret alabiliriz” diyordu. Onunla kalmazdı elbet kazanımlar, o da biliyordu ama şimdilik aciliyet gerektiren durum buydu anlaşılan. Sonrası gelirdi elbet, yorgun bedenlerle iş çıkışında türküler mırıldanarak servislere binip ve kasavetsiz açıp evin kapısını, ocağı şenlendirmek çoluk çocuk ve de hiç eksiklenmeden el içinde başı dimdik tutup çarşı pazar dolaşabilmek. Görülesi günlerdi bunlar. Hani derler ya; “Her direniş zaferle sonuçlanmayabilir ama kazanılan her zafer bir direnişin sonucudur.” Graniser’in direnen işçileri de zafere ulaştı…
Sendika hakkını patrona kabul ettiren Graniser işçileri, taleplerinin patron tarafından karşılanmaması üzerine bu kez de grev kararını fabrikanın kapısına hep birlikte astılar. Grev kararı, patronun lokavt kararıyla karşılık buldu. Ancak greve hacet kalmaksızın birçok talep patron tarafından kabul edildi. O günlerde Telekom direnişi de zafere ulaşmıştı. Ötelerde Novemed’in kadın emekçileri de aynı sevinci paylaşıyorlardı. Hele şu Yörsan’ın, Dimes’in ve TEKEL’in emekçilerine de aynı muhabbette selam göndermek gerekti.

‘Sırrın’ sırrı
Peki, neydi Graniser işçisinin bu başarısının sırrı? ‘Sır söylendiğinde sır olmaktan çıkar’ derler ama yine de söyleyecek sözümüz olsun yaşananlara dair. Hepimiz seramik yüzeyleri parlak ve kaygan kılan maddeye de ‘sır’ denildiğini biliriz. Sır denilmesinin nedeni belki de çok zamanlar öncesinde, formülünün bilinmezliği ya da gizliliği içermesinde olsa gerek. Eli seramik çamuruna bulaşmış her seramikçinin, seramiğin sırrına ve tarihçesine ilişkin iyi kötü anlatacağı bir söylencesi vardır. Benim de bildiğim birkaç söylenceden bu durumla ilişkilendirilebilecek en iyi anlatımım, sevgili Adnan Özyalçıner’in “Kırmızı Çini Kâse” adlı çocuk masal kitabındaki aynı adlı masaldan söz etmek olacaktır.
Günlerden bir gün Çin İmparatoru’nun kızı Türk Hakanı’na gelin gider. Yanında uygarlıklarının geldiği noktayı gösterir kırmızı çini kâsesini de götürür. Ancak Türk ülkesinin de kendi uygarlıklarından pek de geri kalır yanının olmadığını görür. Etrafındakilere yine de sürekli kırmızı çini kâsesini gösterir durur ve hep şunu söyler; “Benim ülkemdeki seramik ustaları, işte bu gün batımı kızıllığının rengiyle çini kâseleri sırlamaktalar, sizlerin bunu yapacak seramik ustalarınız var mı?” deyip hasetlendirir durur saraydakileri. Ama olan olur Hakan’ın Çinli eşi, elinden bu kırmızı çini kâseyi düşürür ve param parça olur. Hakan üzülmemesini söyler ve aynısının yapılması için ülkenin dört bir yanındaki seramik ustalarını saraya çağırır, gün batımı kızıllığıyla sırlanmış çini kâsenin parçalarını gösterir, aynısından ister. Bunu yapamayan seramik ustasının da öldürüleceğini söyler. Seramik ustaları amansız bir uğraşa koyulurlar ancak istenilen gün batımı kızıllığı rengini bir türlü tutturamazlar. Birçoğu Hakan’ın buyruğu gereği öldürülür. Hayatta kalan son seramik ustası da büyük bir çaresizlik içerisinde çini kâseyi, kızıl seramik sır bulamacına bandırıp fırında pişirmeye koyulur. Durumu kontrol etmek üzere bir ara fırının kapağını açar, ancak çini kâsenin yüzeyindeki sırrın istenilen gün batımı kızıllığına ulaşmadığını görür ve akıbetinin ne olacağını bildiği için kendini kızgın fırının içine atar. Hakan’ın adamları atölyeye geldiklerinde gördüklerine inanamazlar, ağzı açık soğumuş fırının orta yerinde gün batımı kızıllığında çini kâse tüm muhteşemliğiyle öylece durmaktadır. Hakana ve eşine haber müjdelenir, ancak seramik ustasını aramaya koyulan sarayın adamları çok geçmeden durumun farkına varırlar. Sonrasında dilden dile günümüze kadar gelen söylence şöyle der, “kırmızı çini kâsenin yüzeyindeki gün batımı kızıllığındaki ‘sırrın’ sırrı, seramik ustasının kanıymış meğerse” denir.
Graniser işçilerinin direnişlerini zafere ulaştıran sır da bu olsa gerek. Bedeli emekçi canıyla ödenmiş, bir nihayetin umudu, sevinci, emeği hepsi bu sırrın içinde değil midir? Elbet Graniser’li işçilerin bu büyük sırrı seramik yüzeylerin muhteşemliğinden çıkıp ovanın yüzündeki diğer emekçilere de bir umut ışığı ve selamı olacaktır. O halde masallarımızı gelin Graniser’li işçilerin zaferleriyle bezeyip anlatalım çocuklarımıza, günbatımı kızıllığını yakalayan söylencedeki seramik ustasını da yâd ederek…
(*)Eğitimci / Manisa
M. Tarık Özkan*
www.evrensel.net