KENTTEN GELEN

KENTTEN GELEN

  • Melike, 6 yaşında bir kız çocuğu. Zeytin gibi gözleri var, akları zor seçiliyor.


    Melike, 6 yaşında bir kız çocuğu. Zeytin gibi gözleri var, akları zor seçiliyor. Ocağa geldiğinde, kapıdan kafasını uzatıyor; “İyi günleeer. Ben geldiiiim” diyor her seferinde. Ellerini kollarını sallayarak, mükemmel mimikler eşliğinde öyle bir konuşuyor ki, biz öykü almayı uzattıkça uzatıyoruz. Ocak ziyaretlerinin arası biraz uzasa, annesine haber gönderiyoruz, “Melike’yi özledik” diye. Ona İzmir’de aile hekimliğinin başlayacağı günlerde, 2007 Nisan’ında bir gün, “Bir ay sonra sağlık ocağına geldiğinde biz olmayacağız, başka doktor teyzeler olacak burada” diyoruz; gözlerinde küçük bir bulut dolaşıyor önce, birkaç saniye susuyor, sonra “Ama o doktor teyzeler de beni severler değil mi?” diyor. Sımsıkı sarılıyorum Melike’ye. Şaşırıyor bizim gözlerimizin sulandığını görünce.
    (Keşke bu kadar kolay olsa Melikecik. Doktor teyzelerin seni sevmesi yetse, senin sağlıklı ve güvenli büyümen için.)
    İkinci Dünya Savaşı sonrası, tüm dünyada yükselen işçi sınıfı hareketi ve kurulan sosyalist cumhuriyetlerin yarattığı kabus(!), sermayeyi, emekçi sınıflara kısmen de olsa bazı tavizler vermek zorunda bırakmıştı. “Sosyal refah devleti” o sürecin bir sonucu idi ve yurttaşların başta sağlık ve eğitim olmak üzere bazı temel gereksinmelerinin, toplumsal olarak karşılanma haklarının olmasını ve devletin bu gereksinmeleri karşılamak için kendini sorumlu kılmasını getirmekte idi. Bu yaklaşımla sağlık, 1961 Anayasası’na bir hak olarak girmişti. Bu yaklaşımla, sağlık ocakları ve devlet hastaneleri yurdun her tarafına açılmıştı.
    Buraların yeterliliklerini sonraki bir tartışmaya bırakarak, başka bir noktaya gelmek istiyorum.
    1980’lerde, Özal’la birlikte “özelleştirme” ve -Boğaziçi Köprüsü ile başlayan- “satış” kavramları girdi dilimize. (Bir daha da çıkmadı.) Bunlar, emperyalist devletlerin, 1970’lerden itibaren derinleşen kapitalizmin krizinden çıkabilmek için önerdikleri çözüm yolları idi: Devlet kamusal harcamaları kıssın, küçülsün ve piyasalar serbestleşsin!
    Bu kavramlarla tanıştığımız yaklaşık 30 yıl içerisinde, bu çözüm(!) yollarının sağlık alanına yansıması ne oldu? Temel olarak, bütçeden sağlık için yeterli pay hiçbir zaman ayrılmadı. Gereksinimler hızla artarken, kamu sağlık kurumlarına personel takviyesi ve altyapı yatırımlarından kaçınıldı. Yetersiz kamu hastanelerini güçlendirmek yerine, özel sağlık kurumlarıyla anlaşılarak kamudan özele kaynak aktarıldı. Ve yıllar içinde giderek artan oranda, sağlık serbest piyasa koşullarına terk edildi. Artık alınır satılır bir ticaret nesnesi haline gelen sağlık, diğer tüm tüketim araçları gibi, gereksinmesi olanın değil parası olanın ulaşabildiği, ulaşabilenin de tatmin olamadığı bir şey haline geldi.
    Ne yazık ki, burası gelinebilecek en son ve en kötü nokta da değil, yoksul ve emekçi halklar için. Meclis’te geçtiğimiz yıl kabul edilen, cumhurbaşkanı ve anayasa mahkemesini dolaştıktan sonra, önemsiz kimi değişikliklerin komisyonda tartışıldığı ve yürürlülük tarihinin belirlenmesini bekleyen “Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu”, cumhuriyet tarihimizde başımıza gelmiş ve gelebilecek, sadece sağlığımızı değil tüm geleceğimizi karartacak bir yasa olarak bekliyor.
    Bu kısa yazıda, SSGSS’nin maddelerine değinmeyeceğim. Bugünkü beklentisinin sadece, yeni gelecek doktor teyzelerin de onu sevmesi olan Melike’yi kucaklarken, neden gözlerimizin yaşardığından bahsedeceğim kısaca.
    Melike, sağlık ocağındaki bizim çocuklarımızdan biriydi. Annesinin karnındayken tanıdık onu. Gelişmesini izledik milim milim. İkisinin de tüm aşılarını biz yaptık. Annesi henüz 17 yaşındaydı, birlikte büyüttük Melike’yi. Sağlık ocağında ona sağlık karnesi sormadık hiçbir zaman, hastane gerekince de babasının SSK güvencesinden yararlandı. Ancak SSGSS uygulanmaya başladığında, 18 yaşından sonra yararlanamayacak babasının SSK güvencesinden. Sağlık hizmeti alabilmek için kendisinin prim ödemesi gerekecek. (Asgari ücretin üçte birinden fazla aylık geliri varsa.) Hastalanıp hekime gittiğinde, önce prim borcu var mı diye bakılacak. Borçlu ise hem para ödeyecek sağlık hizmeti almak için, hem de hekim onun prim borcunu sigorta kurumuna ihbar edecek.
    Şu anda Melike’nin annesi sadece ilaç alırken katkı payı ödüyor, ama artık her türlü sağlık hizmeti için katkı payı ödeyecek; muayene olmak için, tetkikler için, ameliyat için, yatak parası için… Bu katkı payları üstelik yasa taslağının kimi yerlerine yedirilmiş olarak yüzde 300’e kadar çıkabilecek. 18-45 yaşları arasında dişlerinden birini kırarsa, protez parasının tamamını cebinden ödeyecek, 45 yaşından sonra ise yarısını ödeyecek sigorta kurumu. Melike’nin annesi isterlerse özel sağlık kurumlarına gidebilecekleri için çok mutlu ama henüz buralara gidip katılım payı için onlara uzatılacak faturalarla tanışmadı.
    “Temel Teminat Paketi”ni de bilmiyor daha. Gelirinin yüzde 12.5’ini sağlık primi olarak ödese bile, bununla her hastalandığında kendisine bakılamayacağından habersiz. Paketin içeriğinin her yıl, finans kurulu (prim toplama ve denetimini yapacak kurul) tarafından, ellerindeki para ve gidişata bakılarak değiştirileceğinden de habersiz.
    Yani Melike, bugün aldığı sağlık hizmetini yarın alabilmek için daha fazla para ödeyecek ve piyasasın rekabet şartlarına terk edilmiş sağlık hizmetinin gerekliliği ve kalitesinden de hiçbir zaman emin olamayacak.
    Ayrıca iş bulur da çalışırsa Melike, emekli olabilmek için 9 bin iş günü prim ödeyecek, 65 yaşında emekli olabilecek. Eğer annesi gibi mevsimlik işçi olur ve yılda ancak 90 gün prim ödeyebilirse, emekli aylığı hak edebilmesi için 120 yıl yaşaması gerekecek.
    Daha fazla uzatmayacağım. Bu, Melike’yi bekleyen yaşamın çok kaba bir özeti ve ne yazık ki tüm emekçi ve yoksulların yaşam özeti olmaya aday. O yüzden SSGSS Yasası’nın engellenmesinin yollarını hep beraber bulmak zorundayız. Geleceğimizi karartmamak için!..
    Melike’nin çocuk naifliğinin, hüzünle değil sevgiyle gözlerimizi yaşartacağı günler için!..
    Saygılarımla… *Doktor
    Yasemin S. Öz Akdöl*
    www.evrensel.net