UFUK

UFUK

  • Başbakan Erdoğan’ın 9 Mart günü İzmir’de partisinin kadın kolları kongresinde yaptığı konuşmadaki kimi vurguları, basın organlarında “Kürt sorununda siyasi açılım sinyali” gibi başlıklarla yer almıştı.


    Başbakan Erdoğan’ın 9 Mart günü İzmir’de partisinin kadın kolları kongresinde yaptığı konuşmadaki kimi vurguları, basın organlarında “Kürt sorununda siyasi açılım sinyali” gibi başlıklarla yer almıştı. Bu açıklamanın, askeri harekatın çözüm olmadığının bir kez daha görülmesinin ardından yapılmış olması da bu algının oluşmasına belki bir ölçüde yardımcı oldu.
    Ancak Başbakan Erdoğan o konuşmada aslında “Terörle mücadelenin sadece askeri boyutu olmadığını, eli silahlı teröriste karşı askeri mücadelenin olmazsa olmaz olduğunu, ancak bunun yanında başarılı siyasi, ekonomik, sosyal, psikolojik, kültürel tedbirlerin alınması gerektiğini” savunmuştu.
    Bu gerçek önceki gün yapılan Bakanlar Kurulu toplantısının ardından Hükümet Sözcüsü Cemil Çiçek tarafından da dile getirildi. Başbakan’ın o konuşmasında yeni bir açılımdan söz etmediğini, “o kelimenin dışarıdan telkin edildiğini” belirterek, Erdoğan’ın, askeri yöntemler yanında siyasi, ekonomik ve kültürel tedbirlerin alınması gerektiğini söylediğini aktardı. Çiçek, Talabani’nin Ankara ziyareti ve bu ziyarette konuşulanların da “siyasi tedbirler” bağlamında anlaşılması gerektiğine de özel vurgu yaptı.
    Bakan Çiçek’in bu açıklaması iktidarın Kürt politikasını bütün çıplaklığı ile gözler önüne seriyor.
    Bu açıdan “açılım” sözcüğü ile “tedbir” sözcüğü arasındaki farka dair belki birkaç değinmede bulunulabilir. ‘Açılım’ sözcüğü, verili bir sorunun, o ana kadar başvurulan yöntemlerle çözülemediğini kabul eder. Çözüm açısından yeni bir şeyler yapmayı, yeni şeyler söylemeyi, başka türlü davranmayı içerir. Türk Dil Kurumu (TDK) sözlüğü, bu açıdan şöyle bir örnek vermiş: “Bu gezi dış politikada yeni bir açılımı simgeliyor.”
    Açılım sözcüğü her şeyden önce bir değişik niyetini ifade eder.
    “Tedbir” sözcüğü ise güncel karşılığı ile “önlem”e vurgu yapar. Karşısında sorun diye tespit ettiği şeye, çok büyük oranda olumsuz anlamlar yükler ve ona yönelirken bir biçimde “bertaraf etme” güdüsüyle hareket eder. Toplumsal sorunlar bağlamında kullanıldığında ise sorun olarak gördüğü şeye onu ‘tanıma’ niyetiyle yönelmez. Onu reddetme, “def etme” ve hatta kimi zaman “yok etme” haleti ruhiyesini içerir. Bu, “tedbir” kelimesinin kullanıldığı bağlama göre değişir.
    TDK sözlüğü ‘tedbir’ sözcüğü için şöyle bir örnek veriyor: “Bu hususta hükümetçe ciddi ve esaslı tedbirlerin alınmasını rica ederim.” (Yakup Kadri Karaosmanoğlu)
    Peki söz konusu olan, Başbakan Erdoğan’ın “tedbir” kelimesini kullandığı Kürt sorunu olduğunda devletin aklı bugüne kadar nasıl işlemiştir, ‘tedbir’ sözcüğü devletin resmi söyleminde nasıl yer almıştır?
    Bu konuda, 1933 yılında dönemin Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak imzasıyla tüm askeri birliklere gönderilen emirde, “Kürt diye adlandırılan eşkıyanın Güneydoğu Anadolu’da dolaştığının görüldüğü, bu kişilere en sert tedbirlerin alınması gerektiği”nin vurgulandığını anımsatalım.
    Aslında askeri yöntemlerin politikanın başka araçlarla devamı, yoğunlaşmış hali olduğu düşünüldüğünde, “askeri tedbir” ile Erdoğan’ın söylediği ve Çiçek’in de doğruladığı “siyasi tedbir” söylemi arasındaki çizginin çok ince olduğunu görmek kolaylaşacaktır. Tanıma ilişkisine açık olan “siyasi açılım” yerine, Erdoğan’ın yaptığı gibi “Terörle mücadelenin sadece askeri boyutu olmadığını, eli silahlı teröriste karşı askeri mücadelenin olmazsa olmaz olduğunu, ancak bunun yanında başarılı siyasi, ekonomik, sosyal, psikolojik, kültürel tedbirlerin alınması gerektiğini” söylediğinizde, “siyasi tedbiri”, askeri tedbirin seyreltilmiş hali olarak ön görmüş oluyorsunuz. Yani askeri yöntemin kılık değiştirmiş hali.
    Görünen o ki, AKP ve Genelkurmay, ABD ve Irak yönetimiyle -en azından bugün açısından Talabani’yle- PKK’nin bertaraf edildiği bir “tedbirin” hazırlığı içinde. Erdoğan’ın dile getirdiği “siyasi, ekonomik, sosyal, psikolojik, kültürel tedbirler” de bu planın içerideki tamamlayıcı ayakları olarak ön görülüyor.
    Bu bakış açısının, PKK’nin Kürt sorununun sonucu olduğunu görmek yerine, Kürt sorununun bir “PKK icadı” olarak gündeme geldiğini varsaydığı açıktır. Eğer böyle olmasa, 1933’te dönemin Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak’ın o genelgeyi yayınlamasının gerekçesi nasıl açıklanacaktır?
    “Tedbir”, anlayışı iflas eden bir resmi söylemin ve yöntemin tekerrüründen başka bir anlama gelmeyeceği gibi, çözüm olanaklarını ötelemekten başka bir işe de yaramayacaktır.
    Fatih Polat
    www.evrensel.net