GÖZLEMEVİ

  • Donkişot Prodüksiyon’un yeni oyunu “Dalga”nın konusu, esasında gerçek bir olaya dayanıyor.


    Donkişot Prodüksiyon’un yeni oyunu “Dalga”nın konusu, esasında gerçek bir olaya dayanıyor. Alman yazar Reinhold Tritt, ABD’deki kolejlerden birinde Tarih öğretmeni olarak görev yapan Ron Jones’un yaşadığı bir deneyi konu edinmiş, “Dalga”yı yazmış. Oyunda, Gordon College’da tarih öğretmeni olarak görev yapan Ben Ross, II. Dünya Savaşı ve soykırımı anlattığı dersinde, öğrencilerin neden Alman halkının çoğunluğunun soykırıma karşı çıkmadığı sorusuna verecek yanıt bulamayınca, tüm sınıfın katılacağı bir “buyruğa uyma”, “boyun eğme”, “‘sorgusuz sualsiz’ söz dinleme” deneyi yaparak bu soruya yanıt arıyor ve oyun başlıyor. Deney, önceleri basit bir “disiplin oyunu” olarak algılanacak, dersler ilerledikçe kendi selamı, amblemi, kuralları ve sloganları olan “Dalga” adlı bir harekete dönüşecektir. “Dalga” hareketi tarih dersiyle de sınırlı kalmayacak, giderek dışarıdan üye kabulüyle genişleyecek, hatta artık Mr. Ross’un dahi denetleyemeyeceği boyuta gelecektir. Ders içinde, bir anlamda “eğlence” olarak başlayan “Dalga”, oyunun ileri aşamalarında bütün okulu içine alan bir çılgınlığa dönüşüyor.
    Kısacası Ron Jones, kitle ruhuna teslimiyetin felaketini ve kitle ruhunun nasıl önü alınamayan bir çavlan gibi zorbalığa dönüşebileceğini yaptığı deneye dayanarak savlıyor. “Dalga”, işte bu belgesele dayanan ve “her insanın içinde zorbalık vardır” iletisini veren bir oyun. Alıp elime okumadım, ama tekst olarak zayıf.

    Kemal Yiğitcan’ın başarısı
    “Dalga”yı A. Naki Öner, Türkçesine pek fazla titizlenmeden çevirmiş. Haydi “idiotizm” neyse ne de, “… bir okuyucu mektubu” gibi tümceler rahatsızlık veriyor. Oyunun müziklerini yapan Targan Türe, metnin sahnelenmesinde eşlik niteliği taşıyan “incidendal music”, yani hep “dolaylı”, arada geçen müzik yolunu seçmiş, iyi de etmiş. Metnin ve oyunun kolay anlaşılmasına ciddi anlamda katkı sağlıyor. Kemal Yiğitcan, oyundaki tüm dekor değişimlerini, fonları mükemmel hesaplayarak dekorun hangi bölümünün hangi “mertebede” gösterileceğine kadar didiklemiş. Beyazın hakim olduğu dekor malzemesinin, metal iskemlelerin reflesini ne yapmışsa yapmış önlemiş. Oyuncuların dekor önünde durmalarında gölgelerinin dekora gitmesini de engellemiş. Kutlanacak bir ışık tasarımı sergilemiş.

    Ali Cem Köroğlu’nun dekoru
    Nalan Türkoğlu, giysilerini yönetmenin özel yorum amacına hizmet eder nitelikte tasarlamış ya da yönetmenle gerekli fikir alışverişinde bulunmuş. Ali Cem Köroğlu ise, seyirci ile oyun arasında etkileşim sağlayan bir dekor tasarımı yapmış. Prizmaların kapaklarının açılması içinden yeni bir tablo çıkması yeni bir şey değil, ama izleyici, salona girer girmez, oyun başlamazdan önce perdesiz sahnede ilk gördüklerinden kendince bir yargıya varıyor ve dekor, oyunun başlamasıyla birlikte işlevine başlıyor. Eserin gelişmesini bir anlamda dekordan da izlemek olası. Ali Cem Köroğlu’nun dekoru, sahnede sergilenen oyunla eşgüdüm içinde, hatta müziğe dahi eşlik ederek oyunun grafiğini yükseltiyor, alçaltıyor, sonuca ulaşıyor. Dekor, kalabalık sayılacak sayıda ve devinim içindeki oyuncuları kenara köşeye sıkıştırmıyor, aksine bedensel görüntülerinin birleşerek seyirciye geçmesine katkı sağlıyor. Tamam da, laf değişince tablo değişmesi izleyiciyi yoruyor. Gerekli mi? Bilemem, onu Gürzumar bilir. Bence fazla deyip, sözü değiştireyim.

    Bakalım Şakir Gürzumar neler etmiş, neler eylemiş
    Oyunu sahneye koyan deneyimli yönetmen Şakir Gürzumar, metnin söylenme, sözcelenme, sahnede “ifade edilme” biçimini doğrusu çok iyi betimlemiş. Yetersiz metni olası bütün anlamlarıyla çeşitli yönlere doğru fırlatmış. On bir genç insana sahnede müthiş bir dinamizm sağlamış. Kesik kesik tablolardan doğan zorunlu “black-out”ları, Targan Türe’nin müziğiyle çağrıştırdığı sevinç, acı, kaygı, arzu, doyum gibi ruh durumları eşliğinde; sesli ve zamansal bir bütünün üçüncü öğesi olarak ritmi kurarak sıkıcı olmaktan kurtarmış. Gel gelelim, hızlı anlatım sık dekor değişimi izleyiciyi inandırıcılıktan uzaklaştırıyor. Final sahnesi ise, haydi vazgeçtim Saddam Huseyin’in ve diğer katı yürekli devlet adamlarının projeksiyondan yansıyan portrelerini, ama “Heil Bush” ile bana sorarsa ucuzluyor.
    Hepsi tiyatro kökenli olup, yollarını “televizyon dizilerinde inci” olmaya yöneltmiş on bir genç insanı, beyaz camın şıpınişi büyüsünden allem edip kalem edip kurtarmış, “asıllarına rücû” etmelerini sağlamış. Bu genç insanların, canlandırdıkları karakterleri belirginleştirmeleri için, seslerinin parametrelerini değiştirme yetisine ulaşmaları gerektiğine pek aldırmamış. Yalnızca bedensel tavır yeterli mi? Değil elbette. Oyuncularının (kimilerini) jestüele, mimiklere psikolojik jeste ya yeterli çalıştırmamış ya da (kimi) oyuncuda kamera karşısı kolaylığından olsa gerek, dersi alacak yer kalmamış. Ama yapmış. “Dizi dizi incileri” er meydanına getirmiş, “hodri meydan” demiş. Aralarından meydanda kalabilecek yetenekte olanlara, izleyici tarafından seçilme şansını sağlamış.
    Ya başka ne yapsaymış?

    Oyuncular
    Sıra oyuncuların değerlendirmesine geldiğinde daha önce oltama takılmışgillerden Serhan Süsler’in David’e fiziksel ifadeyi gözleriyle, yüzünün ve mimiklerinin yardımıyla kazandırdığını söyleyerek rahatlayayım. Nasıl ve neden rahatladığımı elbette kendisi anlayacaktır, ama anlayamazsa ben gene buradayım. Laurie ile ikili tablolarında gözlerinin dile getiremediğini sesiyle ele almasını ayrıca kutlamak isterim. Sözcük kullanımı, tonlamaları gayet iyi. Müdür Owens’ta Faruk Akgören gövdesinin yapaylıklarla ve gerilimlerle olan savaşını kaybetmiş. Robert’ta Onur Dikmen’in sesindeki gerilim tınısına, telaffuzuna, tonlamasına zarar veriyor, ona esnekliğini yitirtiyor, kabalaştırıyor.

    Ekin Türkmen’i kazanabiliriz
    Ekin Türkmen’in Haliç Üniversitesi Konservatuarı Tiyatro Bölümü 3. sınıfında okuduğunu biliyorum, reklam filmleri ve “dizi incisi” olmasının dışında sanıyorum ilk kez profesyonel anlamda “tahtaya” ayak basıyor. İç aksiyonu ile dışa dönük hareketleri arasındaki uyumsuzluğu isterse halledeceğine inanıyorum. Bir başka tiyatro kökenli oyuncu Serdar Yeğin’in, psikolojik yönelimlerini başarıyla oluşturmasını kutlamak istiyorum. Ayşegül Apak’a ise soruyorum: Andrea, devingen ve “her an patlamaya hazır” bir karakter mi, yoksa bana mı öyle geldi. Fatih Sönmez’in, Alex’te Gürzumar’ın tüm verdiklerini aldığını ve uyguladığını söyleyeceğim. Andy’de Serhat Teoman’a ise coşkularını yönetmeye ve onları izleyiciye okutmaya biraz daha çalışmasını önereceğim.

    Levent Ülgen ayakta alkışlanmalı
    Janet olarak izlediğim Duygu Eren’in hareket ve diksiyon kontrolünü ne yalan söyleyeyim, eksik buldum, bilmem yanılıyor muyum? Çetin Güner Brad’i keşfetmiş, incelemiş, araştırmış, tartmış, tanımış ve Brad’in aksiyon çizgisini açığa çıkartmış. Bravo doğrusu. Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Müzik Bilimleri Bölümü’nde başladığı üniversite eğitimine aynı fakültenin oyunculuk bölümünde devam ettiğini bildiğim, şarkı sesine de bayıldığım Ayçe Abana, Christie Ross’un duygulanımlarını izleyiciye ne yazık ki “layık-ı veçhile” okutamıyor. Usta oyuncu Levent Ülgen, pasif bir halin bile nasıl teatral terimlerle yansıtılacağını gösteren bir oyun sergilemekte. Pasif halin böylesine başarılı aksiyonunu genç oyuncular Levent Ülgen’i izleyerek umarım belleklerine yerleştireceklerdir. Levent Ülgen, elbette Tarih Öğretmeni Ben Ross olarak “Dalga”da izlenilmeli ve alkışlanmalı.

    Mercek altında gene bir genç oyuncu
    Haaa, bir de yirmi altı yaşında bir genç kız var. Adı, Ece Özdikici. İstanbul Devlet Tiyatrosu yapımı “Bahar Noktası”nda izleyemedim, ama kendisi “Dalga”nın Laurie’si olarak tarafımdan mercek altına alınmıştır, haber veriyorum. “Dalga”yı izlerken, Ece Özdikici’nin sözsel akışının sürekliliğine siz de özel dikkat gösterin. İşaret ve dayanak noktaları üzerinde eklemlediği yönlendirici devinduyumsal ve duygulanımsal şemayı da aman gözünüzden kaçırmayın.
    Şayet yanılmışsam, lütfen bana yazın.
    Üstün Akmen
    www.evrensel.net