KİRVEME MEKTUPLAR

  • Kirvem, Bir müddetten beri üzerinde lafladığımız “türban”, ya da nam-ı diğeriyle “sığırcık yavrusu” meselesinin bu kadar dallanıp budaklanacağını...


    Kirvem,
    Bir müddetten beri üzerinde lafladığımız “türban”, ya da nam-ı diğeriyle “sığırcık yavrusu” meselesinin bu kadar dallanıp budaklanacağını, hele hele milletin en yüce Meclisinde koparılan fırtınaların ardından işin dönüp dolaşıp sonuçta “mahkeme” kapılarına gelip dayanacağını veya tıpkı “tavuk-yumurta” misali “dini-siyasi” simge kulvarlarına sürüklenip böylece memlekette zaten varolan, hani amiyane deyimiyle elini sallasan ellisine değecek boyutlardaki sorunlara bir yenisinin ekleneceğini hiç zannetmiyordum.
    Ama ne yazık ki umudum kursağımda düğümlenip kaldı, üstelik “akil adamlar” diye son zamanlarda peydahlanan bir zümrenin ifadelerine göre de, türban dediğin aslında işin “fasa fiso” yanı, bir bakıma “maske”siymiş, meselenin “derununda” yatan “niyet” tümüyle başkaymış, ki bu tür niyetleri önceden okuyabilmek de her “falcı”nın işi değilmiş…
    Aslında bu tür “alengirli” işlere akılları fazlasıyla eren uzmanlara bakılırsa önce üniversitelerden peydahlanıp oradan yargıya, oradan da gari nereye kadar uzayıp sonuçta hangi kulvarlara doğru yelken açacağı şimdilik meçhul olmasına rağmen, yine de şu sıralar memleket, hani neredeyse eşekten düşmüş karpuz misali maalesef ortasından ikiye bölünmüş durumda:
    Bir tarafta “laik” Cumhuriyetin yılmaz “bekçi”leri, ki bunlar “laik”liği sadece kendi anlayışlarına “ayar”lı terazilerince tartıp, aynı minvaldeki “makas”larınca biçip, ayrıca ülkenin “ali menfaat”lerini ilgilendiren hemen her konuda alınacak kararlarda “tek seçicilik” nosyonuyla böylesine bir “misyon”un “tapu”sunu tarihi bir “miras”la devraldıklarını zırt pırt dillendirmekle yetinmeyip, hatta zaman zaman bunu kanıtlarcasına kendilerince şu ya da bu nedenle her ihtiyaç duyduklarında “kalpak” kuşanıp kimi “sırma apoletli” adreslere el altından özel ulak “davetiye” çıkarıp ya da yine “birileri”ne “göz” kırparak böylece “sandık”lara yansıyan, dolayısıyla “halkın iradesi”ni simgeleyen demokrasi “anahtar”ının her halükârda, her ahvalde, illa da kendi inisiyatiflerinde olduğunu ve nitekim türbanla başladıktan sonra giderek arapsaçına dönüşen bu konunun da kendi borazanlarının “ti” sesine göre ayarlanmasını, bunu da bir nevi kanun hükmünde “kararname” tarzında değerlendirilmesini “olmazsa olmaz ha!” koşuluyla diretoorlar…
    Öte yandan suyun beri yakasındakiler, yani yakim Cumhuriyet “bekçi”lerinin hesapça laik “kadro”ları tarafından yıllarca aynı “torna” tezgâhında ister istemez “yontulup” aynı minvalde “talim-terbiye” edildikleri halde akılları, fikirleri türbanla yatıp “sığırcık yavrusu” ile kalkarken, aynı zamanda da buldukları ilk fırsatta bu kıdemli “bekçi”lerin ellerindeki “anahtar”ı kapma sevdasıyla yanıp tutuşoorlar…
    Nitekim bu “anahtar” meselesinin aslına astarına gelince, bu hususta sen ne düşünürsün bilemem Kirvem, ama bana öyle geloor ki, Osmanoğullarının ardından Cumhuriyetin ilanıyla beraber “bekçi”liğe soyunan “kadro”lar, bir taraftan “muasır medeniyet”i yakalamak hevesiyle “tepeden inme” kararlarla “inkilap” adı altında “halk”ı emir-komutayla kol mesafesinde yanaşık düzende “hizaya” sokmayı hüner belleyip hatta bununla da yetinmeyip aynı zamanda da özellikle Cumhuriyet Bayramlarında tertipledikleri “balo”larda kostüm kumaş ekselans babında frak, smokin, rugan ayakkabı, papyon kravat kuşanıp böylece hem “çağdaş” hem de güya “önder” olmaya çalışırken, beri taraftan suyun beri yakasındakilerin büyük bir çoğunluğu belki nezle, grip, soğuk algınlığı nedeniyle ses telleri zedelendiğinden “Cumhuriyet Koroları”nın yanı sıra keza Cumhuriyet Baloları’ında “tempo” tutturamayıp ayrıca Frenkçe orkestralar eşliğinde tango-mango, vals-mals türü “gâvur” icadı oyunlara şalvarlı, poturlu, pazen entarili kıyafetleriyle ayak uyduramadıkları için Park, Pera Palas, Tokatlıyan gibi otellerin dans “pist”lerinin dışında sadece uzaktan seyirci kalırken, buna mukabil memleketin başına maazallah “harici-dahili” herhangi bir “felaket” geldiğinde her defasında “alavere-dalavere” ön saflarda neden “alesta” nöbet beklediklerini, üstelik yıllar yılı hesapça “milletin efendisi” tatavlasıyla uyutulurken diğer yandan keza “apoletli-apoletsiz” bürokrasi “elit”lerinin keyfinin kâhyası olmaktan bıkıp usandıklarını zamanla gide gide “sandık”lardan çok daha yüksek sesle dillendirip, böylece “peynir gemisi”nin “kaptan”lığına soyununca, günün birinde kopması zaten mukadder olan kızılca kıyamet, dün “takunya”, “peştamal” yüzünden patlak verirken şu sıralar “türban” bahanesiyle bir kez daha su yüzüne çıktı vesselam!
    Vee şimdi ayan beyan bir kez daha görünen şu ki; meselenin özü, “püf noktası” bu saatten sonra “iktidar” koltuğunda kimlerin oturacağından ziyade, “anahtar”ının bundan kellim hangi “yol”un yolcusu “kadro”ların “tekel”inde ya da kimlerin “dümen” suyunda olacağının meselesi…
    Ha bu patırtı esnasında işin en utanç verici, en “ikiyüzlü” yanı da, DTP’nin kapatılması gündeme gelince, “demokrasi” adına ortalıkta neredeyse hemen herkes “taş” sessizliğine bürünürken, öte taraftan AKP için aynı akıbet hani “mesela dedük” kabilinden de olsa birden bire söz konusu olunca ortaya çıkan tablo gerçekten de ibret verici!
    Neyse…özüme gelince; gözü açılmamış bu “sığırcık yavrusu” meselesine bu kadar bulaşmışken, kimi “sağır kulaklar”a üfleyecek “kaknem” makamında üç-beş kelamlık sözüm daha olacak, öyleyse yola aynen berdevam Kirvem…
    Mıgırdiç Margosyan
    www.evrensel.net