Depresyonu konuşmanın vakti geldi

Uluslararası göstergelerle ekonomik krizin kapıda olduğunu ortaya koyan Doç. Dr. Ahmet Öncü, ekonomik durgunluğu (resesyon) değil depresyonu konuşmanın vaktinin geldiğinin altını çiziyor.


Uluslararası göstergelerle ekonomik krizin kapıda olduğunu ortaya koyan Doç. Dr. Ahmet Öncü, ekonomik durgunluğu (resesyon) değil depresyonu konuşmanın vaktinin geldiğinin altını çiziyor.
Dünyadaki ekonomik kriz olgusunu küreselleşmeyle ilişkilendiren Sabancı Üniversitesi Öğretim Üyesi Öncü, İktisatçılar Haftası’ndaki sunumunda krizin nedenlerini ortaya koydu.
1975’ten günümüze Amerikan ulusal geliri artarken, borç stokunun da muazzam bir şekilde artığına işaret eden Öncü, trilyonlarca doları bulan bu borcun bir şeylerin göstergesi olduğunu belirterek şunları söyledi: “1980’li yıllarda sermaye ihracı arttı. Sermaye akımlarındaki artışla, beraber Amerika’daki borç arttı. Aynı dönem bir şey daha oldu. 1980’den sonra mali sektörün kârları artarken, sanayi sektörü kârlarında düşüş yaşandı. Sanayi sektörü kârlarındaki bu düşüş bir tek Bill Clinton döneminde durdu. Artış olmadı sadece durdu. Sonrasında düşüş devam etti. Birleşmiş Milletler dış açık verilerine göre ABD’nin 2003’ten 2007’ye cari açığı sürekli arttı. 2007’de durdu. 2008’de doların değer kaybetmesine bağlı olarak bir miktar düşmesi bekleniyor. Bu durum karşısında bütün dünya cari fazla vermek zorunda. Amerika’nın değerli kağıtları dış dünyada... ABD’nin 13 trilyon, yani neredeyse ulusal geliri kadar birikmiş borcu var.”
Öncü, bu sürece nasıl gelindiğini anlamak için ABD bankalarının yaşadığı dönüşüme bakmak gerektiğini ifade ediyor. Bankacılık sektöründe büyük bir değişim yaşandığını, önceleri kredi verirken bin dereden su getiren bankaların artık kendi eliyle gidip vatandaşa kredi verir hale geldiğine işaret eden Öncü, durumun anlaşılması için “vatandaşlık numaranı gönder size kredi verelim” diyen reklamı hatırlatıyor. Bu sistemin amacının krediyi verdikten, sonra ipotekli kredi alanı yaratmak olduğunu ifade eden Öncü, özellikle 2000’li yıllarda ipotekli kredi olarak likit genişlemesi yaşandığına dikkat çekiyor.
İlaçla düzelmez
Kredinin krediye dönüşmesinin, parasal alarak şişmelere yol açtığını kaydeden Öncü, bu durumun borsalara yansıdığını, sıcak para akışını ve borçlanmayı artırdığını belirterek şunları söylüyor: “Borsalarda artış, dünyada kağıt para almış gidiyordu. Mayıs 2007’de bu artış durdu. Borsalar tarihi çöküşler yaşadı. Sadece Amerika’da Dow Jonens değil, Çin’de Shangai, Brezilya’da Borespa çöktü. Neden başladı bu süreç? Bize söylenen, ‘Amerika durgunluğa girdi’ oldu. Ne zaman girdi? Üç ay öncesine kadar yüzde 50, yüzde elliydi durgunluğa girme ihtimali. Hatta bizim ülkemizde hâlâ girmediğini, girmeyeceğini iddia edenler var. Ama AB’deki yorumlar farklı. Kendi çıkarlarını gözeten AB’de, 2007’nin ilk çeyreğinde ABD’nin durgunluğa girdiği yorumu yapılıyordu. Bu yorumun üzerinden 4 çeyrek geçmiş. İktisat, teknik olarak, iki çeyrek durgunluk yaşanmışsa bunu resesyon olarak kabul eder. 4 çeyrek geçmiş. Yani çoktan girmiş ABD durgunluğa. Artık, resesyonu değil depresyonu konuşmalıyız. Hastanın tanısında yanlışlık var. Hasta ölecek biz al şu aspirini belki iyi gelir diyoruz.”
‘Bundan en çok hangi sektörler etkilenecek?’ sorusuna Öncü şu cevabı veriyor: Borç 4 sektöre dağılmış durumda. Mali sektör, finansal olmayan işler sektörü, kamu sektörü, ücretli kesim... Bugün durumu en kötü olan mali sektör. Arka arkaya batmalar yaşanıyor. En fazla kazanan en fazla kaybedecek. İkinci en çok zarar görecekler ise hane halkları...

Öncü Türkiye’de krizin emekçi kesimleri nasıl vuracağı kısmını ise gelir dağılımı üzerine sunuş yapacak olan Doç. Dr. Ahmet Haşim Köse’ye bıraktı. İstatistik Kurumu’nun bireyler ekseninde sunduğu hesaplamaları toplumsal sınıflar ekseninde yorumlamayan Köse’nin ilk tespiti Türkiye’de nesnel sınıf oluşumları arasındaki kutuplaşma arttığı yönünde oldu.
Köse, 2000 sonrası yaşanan kriz ve “istikrar” sarmalının Türkiye’deki sınıfsal oluşum üzerine etkisinin, kentli emekçi kitlelerinin belirgin şekilde artması olduğunu söyledi. Tarımdaki çözülme ile ideal olarak tanımladığımız küçük burjuva oluşumların giderek işçileştiklerini belirten Köse, kent emekçisi hanelerin, fiilen iş süreçlerinde yer alan toplam haneler içindeki payının yüzde 60’lara yaklaştığına işaret etti. Kentli varlıklı sınıfların da az da olsa arttığını belirterek kentli varlıklı sınıflar içindeki farklılaşmanın, mülkiyet ve sermaye ilişkisinin doğası gereği, çok belirgin olduğunu vurgulayan Köse, “Türkiye kapitalizminin burjuva sınıf katmanları açısından yakın dönem dönüşümü, sınıf içi farklılıkların artmasıyla birlikte gerçekleşmektedir. Burjuva hanelerin bazıları giderek güç yitirirken, bazı katmanları aşırı zenginleşmektedir. Bu olgu, özel şirket gelirleri içinde büyük şirketlerin payındaki artışla da desteklenmektedir. Tüm bu olgular birlikte değerlendirildiğinde, Türkiye burjuvazisi içinde bir tür yoğunlaşma ve merkezileşme eğiliminin güçlenerek sürdüğünü söylemek mümkündür. 2002 yılına kıyaslandığında gelir artışlarının en belirgin olduğu toplumsal sınıflar kent ve kır kökenli mülk sahibi sınıflarlardır.”
Sınıflar temelinde gelir dağılımının bozulduğunu kaydeden Köse, Türkiye’de emekçi sınıf oluşumlarında yer alan hanelerin çok büyük bir bölümü düzenli olarak “açık” verdiklerini dahası, bu kitlenin büyük bir kısmı var olmaları için gerekli minimum harcamaları karşılayamamakta olduğunu vurguladı.
Kriz kimleri vuracak
2001 krizinden sonra küresel kapitalizmin aşağıdan eşitlenme kuralının işlediğini ifade eden Köse sözlerini şöyle sürdürdü: “Bu sürecin bir ürünü olarak burjuvazinin gelirlerine dokunmadan, toplam ücret gelirlerinin emekçi sınıflar arasındaki yeniden dağıtımını hedefleyen neoliberal politikalar, doğal olarak emekçi sınıf içinde kazanımları en yüksek olan katmanların gelirlerini göreli olarak aşındırmayı hedeflemektedir. AKP popülizminin bugün için yapmaya çalıştığı şey de büyük ölçüde budur.”
Veri ve grafiklerle tezini ortaya koyan Köse, yeni bir krizin yukarıda anlatılan neoliberalizmin kuralını daha da hızlandıracağını ve emekçileri vuracağını vurguladı. (EKONOMİ SERVİSİ)

Küreselleşme iflas etti

Küreselleşme siyasi bir projedir. Bu siyasi projenin ideolojik propagandasına göre çatışmalar ve ulus devletler son bulmuştu. Ama uygarlıklar çatışması var. İdeoloji ile gerçekler farklı. Siyasi proje iflas etti. Uluslararası çatışma var. BM raporunda, ‘devletler arası işbirliği başarılamazsa, bu gördüğünüz işin başlangıcıdır’ deniyor. Veriler, birinci ve ikinci emperyalist savaş dönemlerininkine benziyor. Savaş ihtimal dışı değil. Bir bilim adamı olarak bu ihtimali belirtmeliyim. Küreselleşme iflas etti. Belli ki devletler geri geliyor. Başladığı yer İngiltere’dir bittiği yer de İngiltere’dir. Özelleştirmeler İngiltere’de başladı ama o İngiltere’de bir banka kamulaştırıldı. Kamulaştırma süreci başlayacak ama bizim anladığımız anlamda bir kamulaştırma değil bu, devletler arası çatışmanın ürünüdür. Ya Çinliler gelip alırsa... Bu kaygının önü ancak kamulaştırma ile alınır...

‘Sürekli kriz sürekli uyum’ tezi

İktisatçılar Haftası’nın “Küreselleşme ve Kriz” başlıklı oturumuna tebliğ sunan Prof. Dr. Güven Sak küreselleşmenin sürekli bir yeniden yapılanmayı beraberinde getirdiğini belirterek şu tespitte bulundu:
“Yeniden yapılanma ve değişim gibi kelimeler, içinde kriz olgusunu zaten barındırıyor. Her değişim süreci, kendi kazananını ve kaybedenini yaratıyor.”
Türkiye’nin küresel ekonomi ile finanssal ve ticari entegrasyonu artmasına rağmen kişi başına düşen milli gelirin ABD’nin kişi başına düşen milli gelirine oranının hiç değişmediğini belirten Sak entegrasyon sürecine ilişkin şu bilgileri verdi: “Türkiye’nin ihracat yapısı değişiyor. Emek ve doğal kaynak yoğun ürünlerin payı yüzde 45’lerden 30’lara gerilerken, orta beceri isteyen ürünlerin ihracatı yüzde 5’lerden yüzde 25’lere çıktı. Daha çok ithal ara girdi kullanan, büro muhasebe ve bilgi işleme makineleri imalatı tıbbi, hassas ve optik alet, saat imalatı, kimyasal madde ürünleri imalatı gibi sektörler yüzde 25’lere varan büyüme içerisinde. İmalat sanayi alt sektörlerinin yıllık ortalama büyüme hızlarına (2002-2007) bakıldığında tekstil, giyim eşyası, radyo ve telekom cihazları satışları düşüyor. Bu sektörlerin, Çin, Hindistan, Malezya, Filipinler gibi ülkelerle kıyaslandığında, çalışılan saat başına ücret maliyetleri yüksek.”
Tekstil gibi kriz içinde olan bir sektöre yatırım yapmanın yanlış olduğunu belirten Sak, Kahramanmaraş örneğini verdi. Kahramanmaraş’ta açılan tekstil fabrikalarının ildeki iplik üreticilerine kazandırırken, ilde daha önce kurulmuş olanları ve Kahramanmaraş dışındakileri batırdığını söyledi. Televizyon üretimi – elektronik sektörünün ihracatın en hızlı arttığı sektörlerden olduğunu, Türkiye’nin tüplü TV’lerde AB’de yüzde 50’den fazla pazar payı bulunduğunu anlatan Sak sözlerini şöyle sürdürdü: “AB’nin Doğu Asya ülkelerine uyguladığı anti-damping vergisi AB, 2007’de anti-damping vergilerini müzakereye açtı ve vergiler sıfırlandı. Türkiye’de LCD-Plazma üretimine geçilmedi. Doğu Asyalılar artık LCD’yi tüplüden daha ucuza imal edebiliyorlar. Yanlış yatırımlardan kaçınılıp sürekli yeni sürece adapte olunmalıdır. Küreselleşmenin yarattığı olumsuzlukları en aza indirmek için bir stratejiye ihtiyaç vardır. Şimdi kendimizi diğerlerinden farklılaştırma zamanı.”
Sürekli ataklık önerisine itiraz
Prof. Sak’ın bu önerisine Ahmet Haşim Köse’den itiraz geldi: “Sayın Sak’ın sürekli ataklık önerisi, sürekli ev ödevine tabi tutulmak anlamına gelir. Sürekli böyle bir iklim içinde hani insan unsuru, hani uygarlık nerede? Yeni bir vahşet döneminden geçiyoruz. Sosyal ve toplumsal dönüşüm projesi ortaya koyamazsak gelecek yok demektir.”
Bülent Falakaoğlu
www.evrensel.net