GÖZLEM

  • Krizler, sistemlerin bir yandan çöküşün nefesini ensesinde hissederken, diğer yandan kendisini yenilemesi fırsatını yaratan ve sistemlerin bu anlamda önemli değişiklikler geçirmek zorunda kaldığı dönemlerdir.


    Krizler, sistemlerin bir yandan çöküşün nefesini ensesinde hissederken, diğer yandan kendisini yenilemesi fırsatını yaratan ve sistemlerin bu anlamda önemli değişiklikler geçirmek zorunda kaldığı dönemlerdir. Her kriz dönemi, birçok şeyin eskisi gibi devam edemeyeceğinin habercisi olmasının yanı sıra, sistemin gelecekteki gelişimini nasıl sağlayacağının belirsizliklerini de bünyesinde taşır. Ortaya çıkan belirsizliğin faturasını kimin ödeyeceği, “ihalenin” kimde kalacağı, sınıflar arasındaki güç dengelerine bağlıdır. Hangi sınıf daha kararlı ve örgütlü davranırsa, doğru zamanda doğru hamleler yaparsa, fatura taraflardan birinin omuzlarına yıkılır. Bugüne kadar sermaye güçleri, krizlerin yükünü genelde yoksul emekçi sınıfların üzerine yıkıp, her seferinde krizlerden sıyrılmayı başardılar.
    Bir ülkede ekonomik, siyasi, sosyal, hukuki vb. gibi alanlarda meydana gelen ani değişimler zincirleme bir reaksiyonla yaygınlaşmaya başladığı anda krizin derinleştiği anlaşılır ve bunun ilk sonuçları ekonomik alanda hissedilir. Sermaye sınıfı ve sorunlara bu sınıfın gözlüğünden bakanlar, bu nedenle böylesi dönemlerde sadece “piyasaları” dikkate alan analizler yaparlar. Onlara göre “piyasalar”ın durumu belirleyicidir. “Piyasalar” düzelince, borsa yükselince bütün sorunlar çözülmüş, “tehlike” atlatılmıştır. Emekçilerin çektiği sıkıntılar, işsizlik, yoksullaşma vb göstergeler “ekonomik dengeleri” olumsuz etkilemediği sürece dikkate bile alınmaz.
    Kriz denince akla her ne kadar “ekonomik” boyutu gelse de, krizler sadece ekonomik alandaki sorunlarla sınırlı değerlendirilemez. Çünkü ekonomi ve siyaset birbirinden ayrıymış gibi değerlendirilip (ki egemen sınıflar bunu ister) aralarındaki ilişkinin niteliği göz ardı edildiğinde, ortaya çıkan sonuçlar üzerinden yanlış değerlendirmeler yapılması, dolayısıyla yanlış sonuçlara ulaşılması kaçınılmaz olur.
    Türkiye’nin, sadece son otuz yıla bakıldığında, “kriz” ifadesinin bütün boyutlarıyla sürekli sınandığı bir “laboratuvar” olduğu söylenebilir. Nitekim, bugüne kadar her bunalımdan sonra egemen sınıflar, her seferinde yaşanan krizleri kendileri için fırsata dönüştürerek yollarına devam ettiler.
    Kapitalizmin, son yüz yıl içinde içine girdiği krizlerden çıkış için öngördüğü dönüşümün özünü, emek maliyetlerinin azaltılması ve devletin geliri yeniden dağıtma işlevini sermayenin lehine yeniden düzenlenmesi oluşturuyor. Daha önce iş yasasında yaşanan değişiklikler, şu sıralar gündemde olan SSGSS yasası tamamen bu mantığın uzantısı.
    Ekonomide ve siyasette yaşanan çalkantılı gündemin içinde, SSGSS Yasası’yla birlikte sermayeye yeni fırsatlar sunan “istihdam paketi” ve kıdem tazminatlarının alttan alta tartışmaya açılması, emekçilerin dikkatlerini tek bir noktaya yöneltmesinin engellenmesi açısından ayrıca dikkatle izlenmesi gereken bir durum. Son bir hafta içinde yaşanan gelişmeler, önümüzdeki günlerde hükümetin, oluşan “puslu hava”dan da yararlanarak, kazanılmış haklara karşı daha saldırgan davranma ihtimalini güçlendiriyor.
    AKP’ye açılan kapatma davası, her ne kadar yeni bir “kriz unsuru” olarak yansıtılsa da, bu durum AKP’nin arayıp da bulamayacağı bir fırsat aynı zamanda. Mazlum rolüne bürünerek emekçilere, halka yönelik yeni saldırılara yönelmeleri şaşırtıcı olmamalı. Son yaşanan ekonomik-siyasi gelişmeleri “kurt puslu havayı sever” atasözünden hareketle değerlendirirsek, yaratılan “kriz” ortamının AKP’yi bir açıdan zayıflatmış olsa da, diğer pek çok açıdan güçlendirdiği ortada.
    Kuşkusuz sermaye sınıfı, kendi içindeki çelişkilere rağmen, yaşadığı krizleri kendi lehine dönüştürme noktasında, işçi sınıfına göre çok daha örgütlü ve deneyimli. Bu nedenle sermayenin çeşitli düzeylerdeki saldırılarını göğüslemek için öncelikle yaşanan gelişmeleri bütünlüklü ve doğru analiz etmek gerekiyor. Bu yapıldıktan sonra birbirinden ayrı ve bağımsız olarak gerçekleşen mücadeleleri birleştirmek, geniş halk kesimlerinin de desteğini alarak, her yerde daha etkili eylem ve direnişler örgütlemek için harekete geçmek daha kolay olacak.
    Erkan Aydoğanoğlu
    www.evrensel.net