biz önden gideceğiz,
biz bitmeyeceğiz

İstanbul’un Maltepe ilçesindeki Başıbüyük Mahallesi’nde 25 gündür yaşananlar, mangal yürekli kadınların tarihine eklenecektir mutlaka.


Günlerdir mahalleyi ablukaya alan, ikide bir gaz bombalarıyla saldıran polisler, evlerinin yıkımını önlemek için bekleşen kadınlara o kışkırtıcı, taciz kokan soruyu sormuşlar: “Sizin kocalarınız yok mu?” Polisin şiddetinden, hakaretlerinden artık bıkmış, öfkesi taşmış olan Saadet Abla, bağırarak “Kocalarımız öldü” demiş. “Biz varız biz. Mangal gibi yüreğimizle biz varız.”
İstanbul’un Maltepe ilçesindeki Başıbüyük Mahallesi’nde 25 gündür yaşananlar, mangal yürekli kadınların tarihine eklenecektir mutlaka. Tarih mutlaka, değil polisle çatışmak, karakolun önünden bile geçmeye çekinmiş basma etekli, ayakları terlikli kadınların canları yandığında, çocukları, işleri, aşları, hele hele elleriyle kurdukları evlerinin başlarına yıkılması söz konusu olduğunda asla küçümsenmemeleri gerektiğini bir kere daha anlatacaktır. Temizlik yapmasa içi sıkılan, ütü birikmişse rahat etmeyen kadınların, nasıl olup da böylesine başkalaştıklarından; kaybedecek hiçbir şeyi olmayan insanlar haline nasıl geldiklerinden uzun uzun bahsedecektir.
İşte o kadınlar 18 Mart sabahında, TOKİ’nin kentsel dönüşüm projesi kapsamında yapmayı tasarladığı konutların inşasına başlamak için şantiye alanına girmek isteyen iş makinelerini engellemek isteyince, yine polisin gaz bombalı, coplu saldırısına uğradılar. Her saldırı, sindirmek bir yana daha da güçlendiriyordu. O gün de öyle oldu. Üstelik o gün kandildi ve kadınlar, bir kandil gününde üzerlerine gaz bombaları yağdırılmasını, hem de bunun oy verdikleri AKP iktidarında yaşanmasını bir kenara yazdılar. Beddualarla birlikte elbette.

Gecekondu dedikleri...
Başıbüyük’te kadın erkek topyekün bir direniş söz konusu. Ama evin erkekleri işe, çocukları okula yollanınca, kadınlar soluğu nöbet yerinde alıyorlar. Başıbüyük’ün değişik şiveli kadınları 25 gündür hep birlikte kararlılıkla direniyorlar, çünkü; adına gecekondu denilse de evlerini bu dağ eteklerine bir gecede “kondurmadılar”. İlk birikimlerle yer alındı önce, sonra bu kez tuğla, demir için beklendi paranın birikmesi. Yolun, suyun, elektriğin olmadığı zamanlardı. Aşağılardan su taşıdılar boyları kadar bidonları sırtlanarak. Harç karıştırdılar. Uzun süre sıvasız, çatısız oturdular, ıslak çimento soluyarak. Kocaların bıraktığı üç kuruşla üç öğün sofra kurmak, ev çekip çevirmek onların işiydi. Boya badana bu sayede yapıldı, banyoya fayans döşemek de. Mutfak dolabına sıra en son gelmişti. “Artık tamam” dediklerinde bir de baktılar ki…
“Bir de baktık yaşlanmışız” diyor 25 yıldır Başıbüyük’te oturan Ayşe teyze. Ev sahibi olmak için neler çektiğini anımsadıkça, yüzü de cümleleri gibi sertleşiyor: “Bir sene bir odayı yaptık, bir sene lavaboyu yaptık, iki sene sonra kapıları. Pazardan alnımızın teriyle atık topladık, öyle gün oldu ki sabah akşam çorbayla karnımızı doyurduk. Yıllarca borç öde borç öde… Başımızı sokacak bir evimiz olsun, çoluğumuz çocuğumuz bizim gibi perişan olmasın diye çektik. Devlet elimden alsın diye mi çoluğumun çocuğumun boğazından kestim? Madem yıkacaktı niye bize müsaade etti? Niye tapularınızı vereceğiz diye yıllarca kandırdılar?”
Bütün kadınların sorduğu bu haklı soru, başka soru ve sorgulamaları da beraberinde getirmiş. Şimdi her biri oy verdikleri AKP’li Maltepe Belediye Başkanı Fikri Köse’ye de, Başbakan Tayyip Erdoğan’a da verip veriştiriyorlar. Tabii Muhtar Ayhan Karpuz’a da... Onlardan biri de, o sabahki saldırıda gaz yiyip, sıkılan sudan sırılsıklam olduğu için titreyen Emine Akgül’dü: “35 senedir oturuyorum Başıbüyük’te. ‘77’de başladım evime. O zaman 100 milyon para aldıklarında ‘Bir kat daha atabilirsiniz’ diyorlardı. Bu evler hep rüşvetle geldi. 35 senede kaç belediye, kaç muhtar geldi geçti. Şimdiye kadar kimsenin bir çivisi erinmedi de şimdi mi başladı katliam?”
Emine teyze, iki metre mesafedeki gaz maskelerini bir takıp bir çıkaran polis öbeğine bakıp devam ediyor: “Bizi ıslattılar, sırılsıklam yaptılar, gaz bombasını dayadılar anaları yaşındaki kadınlara. Ben polislere gıcık oluyorum şimdi. Daha önce birine bir şey olduğu zaman oturur ağlardım. Ama şimdi zevk alıyorum. Çevik kuvvet açıyor, ağzımıza gaz sıkıyor. Bizim canımız bu kadar mı ucuz? Onların da ağızlarına gaz bombası konulsun inşallah. AKP’ye de yazıklar olsun. Ona verdiğimiz oylar haram olsun. Muhtar Ayhan Karpuz’a da, Belediye Başkanı Fikri Tilki’ye de. Köse değil onun adı Tilki. Muhtarla belediye başkanı, ‘Yarım kalan işlerimizi tamamlayacağız’ deyip oy istemişlerdi. Anladık yarım kalan işin ne olduğunu. Sattılar bizi. Tayyip duysun bunu, haram zıkkım olsun ona verdiğimiz oylar.”

Kandırıldık!
Güvenmek, oy vermek, hele de “Müslüman diye AKP’ye oy vermek”ten konuşmak, en büyük pişmanlıklarını dillendirmelerini sağlıyor. Öfke yeniden yükseliyor: “He valla Müslüman diye ben o Tayyip’e oy vermiştim”, “Kandırıldık”, “Zehir zıkkım olsun”lar arasından sadece bir aykırı ses çıkıyor: 40’larını süren bir kadın, “Benim içim rahat, ben vermedim” diyor.
Nedenini de anlatıyor: “Kocam dedi ki, ‘Bu Tayyip Amerika’ya gitti geldi, bu kendini sattı kesin, bundan artık başbakan olmaz. Biz buna oy vermeyeceğiz hatun’ dedi. Biz sağ görüşlü bir insanız ama oy vermedik hiç. Onun için de içim rahat.”
Kızgınlıkları öyle büyük ki, bağıra çağıra söylüyorlar sözlerini. Sesleri Başıbüyük sırtlarından taşsın, bütün İstanbul, hatta bütün dünya duysun istiyorlar. Zaten seslerini duyurmak bir yana, haklı taleplerini haksızmış gibi gösteren patronların-iktidarların sesi gazete ve televizyonlara da en az Belediye Başkanı Fikri Köse ve Tayyip Erdoğan kadar öfkeliler.

‘Kendi evimize niye para verelim?’
25 gündür gece yarılarına kadar dışarıda nöbet tutan; evlerine yalnızca okuldan dönen çocukları beslemek ya da namaz kılmak için uğrayan ve elbette psikolojileri de bozulan kadınların talebi oldukça net: Vaat edilen tapuları almak ya da eşdeğerlik. Geçtiğimiz hafta 100 kadın toplanıp belediye meclisini basmışlar. Belediye Başkanı Fikri Köse karşılarına çıkana kadar oradan ayrılmayacaklarını söyleyince Köse, toplantı salonuna gelmek zorunda kalmış. Nurten Aşık, o günü şöyle anlatıyor:
“100 kadın vardık Fikri Köse’nin yanına. Köse geldi, kendisi konuştu, bize söz vermeden de kaçtı gitti. Aynı şeyi tekrarladı; ‘Birer tane daire alacaksınız, parasını da 15 sene ödeyeceksiniz, tapunuzu ondan sonra alacaksınız. Üç tane mi dairen var, o üç tanesine de ayda 380 ödeceyeksin 15 sene.’ Ayda kaç milyar para yapar. A ben öldüm. Ne olacak? Gitti. Veya iki ay ödemedin. Yine gitti.”
Türkel abla, araya girip komşularını uyarıyor: “Nasıl öderiz demeyin. Biz kendi evimize niye bir daha para ödeyelim? Benim de durumum yok ama durumum olsa da ödemem.”
Kaybetmekten korktukları sadece evleri değil. Baharın bütün renklerini taşıyan küçük bahçelerinin, sokaklarında doyasıya koşup oynayan çocuk seslerinin, komşuluk, dostluk ilişkilerinin de o çok katlı yapılarla birlikte yok olacağının farkındalar. 30 yıldır Başıbüyük’te oturan Saadet ablayla başlamıştık, yine onunla bitirelim. Kadınların kararlılığını onların sözleriyle anlamak için: “Hiç korkmuyoruz. Yanımızda beyimiz de olsa, biz önden gideceğiz. Biz bitmeyeceğiz.”
Serpil İlgün
www.evrensel.net