Fotoğraf: AA

ankara mektubu

sivas 93


Haftalardır bekliyorduk. Şinasi Sahnesi’nde Dostlar Tiyatrosu’nun sahneleyeceği belgesel oyun ‘SİVAS 93’ü. Biraz zor bulundu 14 Mart Cuma gecesi için iki bilet. Benim tiyatro salonuna ulaşmam olanaksızdı. Bir yıldır düz yolda yürüyebiliyordum ama ne merdiven inebiliyor ne de çıkabiliyordum. Tiyatro binasının dört beş basamaklı merdivenini çıksam bile, salona inen on beş yirmi basamaklı merdiveni inip çıkmam olanaksızdı. Bina oldukça eskiydi ve yapılırken biz “ÖZÜRLÜLER”in düşünülmediği anlaşılıyordu.
Eşimle kızım gittiler o gece tiyatroya, ben evde kalakaldım. Dönüşte anlattılar uzun uzun gördüklerini, yaşadıklarını. Ben de bu heyecanı, bu acıyı, sızıyı, kederi, hüznü ve de Genco ile arkadaşlarının yarattığı “unutturmama/anımsatma” uyarısını yaşamış oldum.
Bruno’ya, Pir Sultan’a ve Sivas’ta kıyılan 37 cana dair
Bir peygamberin, İsa’nın doğumuna endeksli dünyamız, 17. yüzyıla henüz adım atmıştı. Yıl 1600, Şubat ayının 17’si idi. Roma’da bir alana odun yığılmış, ortasındaki direğe yarı çıplak bir adam bağlanmıştı. Adı Giordano Bruno idi. Felsefe, edebiyat, teoloji, Yunanca öğrenmek ve sonra da öğretmek için yıllarca diyar diyar dolaşmıştı. Evrenin yapısı ve oluşumu hakkında o güne değin yerleşmiş Aristo öğretisine ve kilise dogmalarına ters düşen bilimsel açıklamalar yapmıştı. Suçu da buydu zaten. Yedi yıl süren tutukluluk, sorgulama ve işkenceden sonra, diri diri yakılmaya hüküm giymişti. Bruno yakılmış ve külleri savrulmuştu. Bruno’nun rüzgarda savrulan külleri, ilerleyen yıllarda Kepler’in, Galile’nin, Spinoza’nın evrenle ilgili açıklamalarına ışık tutmuştu.
* Bu başlık altında Bursa’da çıkan “Yeni Biçem” dergisinin Ağustos 1993 tarihli sayısında bir yazım yayımlanmıştı; bu yazıdan birkaç alıntı yaptım.
Yine 16. yüzyılın sonlarında, 1572’de, yine bir Avrupa başkentinde, Paris’te, 24 Ağustos günü şafak vakti ayaklanan Katolikler 3 bini aşkın Protestanı katlettiler. Ve bu olay Saint- Barthelemy Katliamı diye geçti tarih kitaplarına. Ve yine 1590’da, gene dinsel bağnazlık nedeniyle, özgür ve coşkulu yaşamı sazıyla, sözüyle ve de halkın diliyle türküleştiren Pir Sultan Abdal, “Kanlı Sivas”da, Osmanlının valisi tarafından asıldı...
Otuz yılı bile aşmayan bir tarih dilimi içerisinde, birisi Roma’da, birisi Paris’te, birisi Sivas’ta gerçekleşen bu üç olayın ortak yanı dinsel bağnazlık değil de nedir?
Din neydi? Birleştirici mi, yoksa?..
Hemen bütün dinlerin sunduğu ve öğrettiği ortak noktalar; doğruluk, hak yememek, harama el uzatmamak, birbirine saygılı olmak gibi ilkelerdir ve sonuçta bunların toplamı insanları mutlulukta birleştirmektir. Zor ve şiddetin bu ilkeler ile bağdaşmaması gerekir; gelin görün ki bütün dinler çevreye zorla, silahla, savaşla, yani kan dökerek yayılmıştır. Bunun en çarpıcı örneği, Türklere müslümanlığı kabul ettirmek için Arapların uzun yıllar kan dökerek uğraşması ve binlerce Türkü öldürmesidir. İçine girip yayıldığı toplumu, bu kez de mezhepler yoluyla ayrıştırıp birbirine düşman etmesidir. Zora ve şiddete dayalı yayılma döneminde olsun, daha sonraki meshep çatışmalarında olsun, ilk çıkışındaki o masum, haramı reddeden, hakka dayalı ve birleştirici kılıfından sıyrılıp gerçek yüzüyle vegerçek göreviyle “İDEOLOJİK” bir silah olarak kullanılmasıdır önemli olan. Öyleyse dinler; Yahudilik olsun, Hırıstiyanlık olsun, Müslümanlık olsun, başlangıçta ne niyetle kurulursa kurulsun, çok geçmeden egemen sınıfların elinde ideolojik bir silah olarak kullanılmıştır ve kullanılmaktadır.
Peki laiklik neydi?
Bilimsel sosyalizmin ana direklerinden “diyalektiğin” penceresinden bakarsak laiklik, din-bilim çelişkisinin, zıtlaşmaya varmadan, yumuşak biçimde çözümlenmesidir. Dinde, tanrısal/kutsal ve bu nedenle tartışılmaz/değiştirilmez kurallara karşı bilimde, toplumsal ve bilimsel koşullara bağlı olarak değişebilen/tartışılabilen veriler söz konusudur. Laiklik, din ile bilim arasındaki çelişkinin uzlaşmaz boyutlara ulaşmasına, yani diyalektiğin diliyle antagonizmaya dönüşmesine engel olabilecek bir yoldur. Ancak son yıllarda şöyle bir söylem gelişti: Laiklik din ile devlet işlerinin birbirinden ayrılması; devletin bütün inançlar karşısında tarafsızlığını korumasıdır. Bu söylem bütünüyle bir aldatmacadır. Çünkü “devlet”, yerleşik tanımı ve yaygın uygulamaları nedeniyle, egemenliği ele geçiren sınıfın ya da sınıfların baskı ve sömürü aracıdır. Egemen sınıflar toplumu daha kolay yönetebilmek ve daha rahat sömürebilmek için dini daima araç olarak kullanmışlar ve bu konuda dinsel çevreler ile ittifak halinde olmuşlardır. Geniş halk kitlelerinin, dinsel zaaflarını okşayarak, daha güzel bir öte dünya vaadiyle bunları uyutmak ve sömürülerini perdelemek, egemen sınıfların her zaman başvurdukları bir yol olmuştur. “Marksistler, din toplumun afyonudur” derken bu gerçeğe işaret etmişlerdir.
‘Kanlı Sivas’: 2 Temmuz 1993
Laik Türkiye Cumhuriyeti’ne çıkacak olan ilk adımlar, 4 Eylül 1919’da başlayan Sivas Kongresi’nde Mustafa Kemal ve arkadaşları tarafından atılmıştı. Aradan 70 yılı aşkın zaman geçmiş ve bu kez de cumhuriyeti yıkmaya kararlı azgın bir kalabalık, önce laik cumhuriyetin simgesi olan Atatürk ve Pir Sultan’ın heykellerini parçalamış, ardından da yine laikliğin temsilcisi olan seçkin bir gruba saldırmış ve bu gruptan bir otele hapsettikleri 37 canı tarihte eşi az rastlanan bir vahşet içerisinde diri diri yakmışlardır. Saatlerce süren bu hunharca katliamı azgınca bir zevk ve neşe içerisinde “Allahu ekber” bağırışlarıyla tekbir getirerek gerçekleştiriyorlardı... Evet, bu sürünün hepsi de Müslümandı!.. Hani İslamiyet hakka, adalete, insana, harama-helale önem verirdi? İnsanları birleştirici, aralarında kardeşlik yaratıcı bir dindi?.. Bütün söylenenler “takiye” mi idi, yoksa İslam’ın gerçek yüzü bu muydu?
Asım’a, Behçet’e, Metin’e ve diğer canlara dairSeksen yılı aşan yaşamda, nice toplu kırımlara, işkencelere; kadın, bebe, yaşlı katliamına tanık olduk. Tarihte olup bitenleri bir yana bırakın, daha dün Çorum’da, Maraş’ta yapılanların acısı dinmeden bugün de Sivas’ta aynı zulüm, aynı ölüm. Acılar üst üste birikmekte, nicelik niteliğe dönüşmekte: Yaşamın tadı kayboldu gitti. Ne denizin laciverdi, ne yamaçların zeytunisi, ne ufuk çizgisinin lal, ateşin ve de erguvani rengi bizi avutmuyor artık.
Şimdi Behçet, Metin ve Uğur birer yanık Anadolu türküsü, Asaf cıvıltılı bir hüzün, Asım uzun bir beyin ve düşün armonisi; ateşte semaha duran kızlarla delikanlılar, 9. Senfoni’nin son çığlığıdır.
Şu anda tek tesellimiz şimdi onların son çığlığıdır.
Şu anda tek tesellimiz; şimdi onların, Fazıl Say’ın notalarında, Genco Erkal ile arkadaşlarının sözlerinde yaşıyor olmalarıdır.
Alaattin Bilgi
www.evrensel.net