KENTTEN GELEN

  • En son Gençlik, Kültür ve Sanat Festivali’nin yapıldığı mayıs ayının ortalarında Tarsus’a geldim.


    En son Gençlik, Kültür ve Sanat Festivali’nin yapıldığı mayıs ayının ortalarında Tarsus’a geldim. Açılış, yeni kurulan fakültenin bahçesinde.,, Arkadaşlar dekanla tanıştırdılar. Daha “merhaba” der demez, ilk sözü; “Felsefe okulları olan, beş bin yıllık yazılı tarihi olan Tarsus’u nasıl bu hale getirdiniz?” oldu.
    Lise yıllarında arkadaşlarla hep aynı şeyi konuşurduk; okul bir bitsin, bir üniversiteye girelim, neresi olursa olsun hayat büyük şehirde, özgürlük orada... Zaman çok yavaş geçiyordu, gidecektik ve bir daha hiç arkamıza bakmayacaktık. Bir daha Tarsus’a çok gerekmedikçe hiç gelmeyecektik.
    O zamanlar dünyanın aslında çok küçük olduğunu anlayamıyor, özgürlüğün bizim beynimizde, bizim yüreğimizde olduğunu algılayamıyor ve insanın büyüdüğü şehrin onun yaşamında ne ifade ettiğini bilmiyorduk…
    Asırlık çam ağaçlarının olduğu kocaman bir park vardı. Ortasındaki havuz yaz kış dolu olurdu. Ve tabii “aileye mahsus” yazan bir tabela vardı. Yarısını kapsayan aileye mahsus bölüm daha bir bakımlıydı. Havuzun ortasında bir sal; konserler için ve de yeşil başlı ördekler. İki ana cadde vardı Tarsus’ta. Biri yeşil yol, turunç ağaçları olan; diğeri de Atatürk Caddesi. Sonraki yaşamınızda fark ediyorsunuz. Öyle güzel kokan bir cadde hiçbir yerde yok. Gerçekten kültürel amaçla kullanılan halkevi ve kütüphane... Altmışlı yıllarda kurulan, gençlere tiyatroyu sevdiren altmış kişilik tiyatro salonu, Alain Delon’un şimdi isimlerini hatırlayamadığım filmleri; Zapata, Marlon Brando’nun oynadığı ulusal direnişi anlatan kanlı ada, Natalie Wood’un Lanetli Kadın filmi. Altı sinema vardı. Ama aradığımız her kitabı bulamazdık, Adana’dan ya da Mersin’den alırdık.
    Tarsus, yetmişli yıllarda fabrikaların olduğu bir şehirdi. Büyük toprak sahipleri vardı. Pamuk ve narenciye ekonomisinde önemliydi.
    Kendisini Tarsus’un gerçek sahibi gören, çocuklarını üniversitede hatta yurtdışında okutan, evlerinde köyden şehre getirilmiş yardımcı kızları olan, alışveriş yapmak için İstanbul’a giden ailelerle, bunların çevrelerinde yaşayıp, onlarla ufak tefek ekonomik ve sosyal teması olan orta sınıfa mensup aileler... Bir de Nato Yolu’nun orada yaşayanlar vardı ki, çocuk-genç dünyamı karmakarışık ediyordu. Nato Yolu’nun üst tarafı ya da Musalla Mahallesi “öteki”ydi; onlar pisti, 9-10 çocuk doğuruyorlardı. Burada yaşıyorlar, üstelik Türkçeyi doğru dürüst konuşamıyorlardı. Onların Fransız işgalinde evlerinde, sedirlerinin altında Fransa bayrakları vardı. Babalar erkek çocuklarına baba nasihati “Onlardan uzak dur” derken, anneler kızlarına “Baban duyarsa öldürür” diyebiliyorlardı.
    İşte tam da bu sırada düşünüyordum. Ben de öteki mahallede yaşayan bir fellah olabilirdim. Hangimiz nerede doğacağımıza, anne babamızın kim olacağına, hangi dilde konuşacağımıza, karar veriyorduk?.. Bu haksızlıktı.
    Bir üstgeçidi bile olmayan Nato Yolu’nda, öteki mahallede haftada en az bir trafik kazası olur, çocuklar ölürdü. Her ölüm bir ağıttı fellah kültüründe. Ağıdı duyan Tarsusluların birçoğunun dilinden “Ne olacak canım, hepsinde 9-10 çocuk var; ha bir eksik ha bir fazla” sözleri acımasızca dökülüverirdi. Şimdilerde o çocuklar büyüdü ve Tarsus’un ekonomik, sosyal ve siyasal yaşamında “öteki”leşmekten sıyrıldılar. Yaşananlar unutuldu ve birlikte yaşama kültürü benimsendi.
    1975 yılında Tarsus’tan ayrıldım. 2000 yılı başlarında geldiğimde birebir aynı cümlelerin kurulduğu bir şehirle karşılaştım. -Önemli bir de ayrıntı vardı. Şimdi aynı dili yoksullar da kullanıyordu.- Kirli savaşın zorunlu göçe zorladığı Kürtler, Tarsus’un yeni ‘öteki’siydi.
    İlk felsefe okullarından birinin kurulduğu, farklı kültürlerin ve dinlerin bir arada yaşadığı, binlerce yıllık yazılı tarihi olan bu şehri nasıl bu hale getirdik?
    Fazilet Çulha
    www.evrensel.net