GÖZLEMEVİ

  • Eskiden okuduğum kitaplara tarih koyma merakım vardı. Albert Camus’nün “Caligula”sını 23 Nisan 1969 Çarşamba günü bitirmişim. İlginçtir kırmızı kalemle aldığım notta, oyunun konusunun Dostoyevski’nin o pek ünlü: “Eğer tanrı yoksa her şeye cevaz vardır”, sözünden alındığını yazmışım


    Eskiden okuduğum kitaplara tarih koyma merakım vardı. Albert Camus’nün “Caligula”sını 23 Nisan 1969 Çarşamba günü bitirmişim. İlginçtir kırmızı kalemle aldığım notta, oyunun konusunun Dostoyevski’nin o pek ünlü: “Eğer tanrı yoksa her şeye cevaz vardır”, sözünden alındığını yazmışım. Sonra eklemişim: “Yönetimini katı yüreklilikle, huysuzlukla, yıkıcılıkla sürdüren bir imparator. Ama bunları bilinçli yapıyor. Sonunda kendi yıkımını getireceğini bile bile yıkıcı tutumunu sürdürüyor. Belli bir akılcılığı, dürüstlüğü de yok değil hani. Ama oyunun kahramanı Caligula değil, Cherea. Caligula’ya karşı çıkanların görüşleri çok yalın. Uslamlama yoluyla Caligula’nın yanıldığı hiçbir biçimde kanıtlanamıyor, çürütülemiyor. Gene de Caligula’ya, Caligula’lara karşı koymak gerek.” Böyle notlar almışım.

    Ne biçim adammış bu Caligula
    Tarihi kurcaladığımızda, Caligula’nın esas adının Gaius Caesar olduğunu, babasının askerleri tarafından çocukluğunda takılan “Küçük Çizme” anlamındaki Caligula adını benimsediğini, tahta çıktıktan sonra yedi ay süren şiddetli bir hastalık dönemi geçirdiğini, iyileşir iyileşmez vatana ihanet yargılamalarını başlattığını öğreniyoruz. Zalimliği ve despotça kaprisleriyle ünlenmiş. Örnek vermek gerekirse, İ.S 39’un yazında Napoli Körfezinde Baiae’den Putoli’ye kadar kayıklardan bir köprü kurdurmuş. Haydi başka bir örnek daha vereyim, İ.S. 40 yılı başlarında İngiltere’ye saldırmak amacıyla Galya’ya gitmiş. Birlikleri, çıkarma harekâtı için gemilere binmeyi reddedince, bu kez onlara deniz kabuğu toplama emrini vermiş. İşte, böyle bir adammış Caligula.
    Günümüzde güçlü devletler ve şirketler de aynen Caligula’nın istediği gibi, gücü elde etmek istemekte, dünyanın düzenini değiştirmek için uğraşmaktalar. Bunu yaparken de tüm insanlara mutluluk getirmeyi, insanlar arasında eşitliği oluşturmayı vaat etmekteler. Aslında getirdikleri düzen insanlar arasındaki eşitsizliği daha da artırmakta, kutuplaşmalara neden olmakta. Dünyanın hangi tarafında yaşarsa yaşasın her insan, insanca yaşama hakkına sahip olmalı, öyle değil mi ama? Dünyadaki nimetlerden adil bir şekilde pay alma hakkına sahip olmalı. Oysa insanlar aç, işsiz, eğitimsiz ve evsiz kalınca, daha adil şartlarda yaşamak için başkaldırıyorlar. Ama başkaldırabilmek için Camus’nün de ifade ettiği gibi haklarının bilincinde olmaları gerekmekte. Diğer taraftan, bugün dünyada büyük bir kitle küreselleş(tir)meye karşı tavır geliştirmekte.

    Ahmet Mümtaz Taylan’ın yaptığı
    Camus, Caligula’yı yanılmıyorsam 1938 yılında oyunlaştırmış, Ahmet Mümtaz Taylan da tam 70 yıl sonra sahneye taşımış. Oyun, halen Eskişehir Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları’nda oynanmakta. Yönetmen Ahmet Mümtaz Taylan, oyunu sahneye taşırken bence birinci adımda Caligula’nın akıl hastası olduğunu mu, eşcinselliğini mi öne çıkarsam diye hiç bocalamamış, Camus’nün söylemek istediğine yaklaşmış. Yani, benim 39 yıl önce kitabı okuduktan sonra aldığım notlarda vardığım noktayı/noktaları yakalamış. Camus’ün ince mizah anlayışını saptamış. Bertan Onaran’ın 1969’daki o enfes çevirisini neredeyse virgülüne dokunmadan almış. Bertan Onaran’ın çevirisini virgülüne dokunmadan almış almasına da, keşke yirmi dokuz yaşındaki Caligula’dan büyük Coesonia’yı genç oyuncu Nagihan Orhan’a oynatmasaymış ya da onun: “… yaşlıyım ve çirkinleşmeye başlıyorum…” repliğini tıraşlasaymış. Ama oyunun esas kahramanı olması gereken ve yazarın sesini simgeleyen Cherea’yı bir güzel öne çıkarmış. Dört perdelik oyunu iki perdeye indirgemiş. Camus’nün birinci perde ile sonraki perdeler arasına koyduğu üç yıllık süreyi uygulamamış. “Black out”ları hızla aşmak için dekordan olabildiğince yararlanmış.
    Oyunu güncelleştirmek uğruna “Yurttaş”ların önce üçüne, sonra sekizine kravatlı takım elbise, redingot tarzı ceket, Coesonia’ya “dore” topuklu ayakkabı giydirmesi, tabancalar patlatması, savaş arabası yerine iki tekerlekli akülü bisiklet benzeri aracı sahneye taşıması gerekli miydi diye sual edecek olursanız, konuşmuyorum, tartışmak istemiyorum.

    Ahmet Mümtaz Taylan’ın yapamadığı
    Diğer taraftan, oyuncunun en etkili ve tek silahı olan “söz”ü, Ahmet Mümtaz Taylan gibi bir yönetmenin iplemeyeceğini asla aklıma getirmeyeceğimden, salonun “sağırlığına” bal gibi karışıyorum. Karışıyorum karışmasına da, gene de sahne derinliğini alabildiğine kullanıp, oyuncuyu izleyiciye arkası dönük olarak derinliğe yürütürken konuşturmasaymış diyorum. Haydi konuşturdu diyelim, o zaman keşke seste gücü ve vurgu uygunluğu ilkesini uygulasaymış diye de düşünüyorum. Helicon: “Bakın, sözgelişi beni ele alın, babamı seçmek elimde olsaydı, dünyaya gelmezdim” derken, Helicon’a can veren Sinan Demirer’in sesi, ifadenin gücünü yansıtamayınca; tekstin 3. Perde 4. Sahnesinde Cherea ile Caligula’nın konuşmalarında Sermet Yeşil’in sesinin duyulmamasına, sözlerinin hiç mi hiç anlaşılmamasına çare yaratmadığına üzülüyorum.

    Yaratıcı kadro neler yapmış
    Tayfun Çebi’nin sahne tasarımını yaparken salonun yapımından kaynaklanan ses kaybını hesaplamamasını doğrusu anlayamadım. Sahnenin iki kenarındaki ses yükseltilerinin altına koyduğu sütun altları (sütun taşıyıcıları) da bana pek soğuk ve anlamsız geldi, sevmedim. Yoksa askerlerin çuvallarla getirip sahnenin ortasına boşalttıkları pisliği simgeleyen kıtık edilmiş pamuklar fikri pek güzel. Keza tüllerle oluşturduğu sahne düzeni de fevkalade kullanışlı ve Ahmet Mümtaz Taylan’ın mizansen anlayışına da yararlı. Funda Çebi’nin kostümlerine diyeceğim yok. Dönemsel olanların dışındaki güncelleştirilmiş kostümler de zevkli. Hele Coesonia’nın kostümleri (topuklu dore ayakkabı hariç) matluba” gayet uygun. Işık tasarımını yapan Ersen Tunççekiç’i, kimi tablolarda kullandığı ters ışıkların renklerini fon aydınlatmasında kullandığı renklerden oluşturması, böylece fon perdesiyle sahne ışığı arasında bağlantı kurmaktaki başarısını özellikle kutlamak gerekli. Tolga Çebi’nin afişlerde falan “Ses-Efekt Tasarımı” olarak tanımlanan müzik tasarımı da oyuna katkı sağlıyor.

    Oyuncular
    Oyuncuların tümü başarılı, handiyse kusursuza yakın bir çizgi tutturmuşlar. Bu başarıda elbette Ahmet Mümtaz Taylan’ın oyuncu yönetimindeki ustalığını yok sayamam, ama aynı şeyleri Nagihan Orhan için söylemem ne yazık ki mümkün değil. Nagihan Orhan vücut ve ses uyumu ilkesini ya yok sayıyor ya da bilmiyor. Coesonia’ya esnekliğe uyum sağlatmayan bir kişilik kazandırıyor. Nagihan Orhan, fiziğinin, sahneye yakışmasının hakkını vermeli ve mutlaka çok çalışmalı. Caligula’da Basri Albayrak, esnek ve hareketli vücut yapısı, çok iyi ses ve tonlamayla başarıyı yakalıyor. Sinan Demirer Helikon’a can verirken oyunculuk anlayışı ve yorumlama gücüyle sivriliyor. Mert Kırlak (Scipion) ve Sermet Yeşil (Cherea) yeterliliklerini gayet iyi denetliyorlar. Savran Perk, Macius’un Karısı olarak kısa rolünde görmeyeli beri vücut estetiğini istenilen düzeyde geliştirmiş olmasıyla dikkat çekiyor.
    Son söz olarak hiç çekinmeden söylüyorum, “Caligula”da Ahmet Mümtaz Taylan’ın “ezber bozma” girişimini kutlamak gerekiyor.
    (Dilerseniz cuma günü de bu kavşakta buluşalım. Bursa’daki olumlu bir tiyatro olayından söz edeceğim. Beklerim efendim.)
    Üstün Akmen
    www.evrensel.net