Şiirin üç yolcusu

Bir Tekil Yaşamdan Alıntılar Burhan ÖztürkDoğaya ve topluma o denli kılcal damarlarla bağlıyız ki, insanın tekil bir yaşamı sürdürmesi olası görülmüyor.


Bir Tekil Yaşamdan Alıntılar Burhan Öztürk
Doğaya ve topluma o denli kılcal damarlarla bağlıyız ki, insanın tekil bir yaşamı sürdürmesi olası görülmüyor. Ama yaşantı içinde öylesine zamanlar, ya da anlar oluyor ki; insan o anı ya da zamanı yalnızca kendisinin yaşadığını sanıyor. Örneğin işkence; yapanı, yaptıranı ve yapılanıyla bir bütündür. Ama zaman hepsi için bir farklılık, bir öznellik taşır. İşkence gören için saniyeler, saatler kadar uzarken, diğerleri zamanın nasıl geçtiğini bile anlayamaz. Burada da öznelliği aşan ve toplumu ilgilendiren bir yan vardır. İşte burada sanatçı devreye girer. Yaşadığı ya da içselleştirdiği toplumsal olayları yeni bileşimlere kavuşturarak, uğraş alanının ürünü olarak halka sunar.
Bütün bunları Burhan Öztürk’ün “Bir Tekil Yaşamdan Alıntılar” adlı kitabını, okuyup bitirdikten sonra düşündüm.
Öztürk’ün kitabı, şiir ve düzyazılardan oluşuyor. Cezaevi ve sonrasını “İçerde” ve “Dışarıda” diye iki bölüme ayırarak veriyor. “…En çok yaşamayı hak ettikleri halde en erken ölen arkadaşlarıma…” adamasıyla başlayan kitap yazarın “Yazma Eylemine Dair Birkaç Not” adlı önsözüyle sürüyor. “Artı Eksi” şiirinde: “Dün/ iki tahliye verdik/ içeri iki azaldı/ dışarı iki arttı/ elde var binler” diyen şair, önyazısında, 1980 darbesinde cezaevlerinin okul olma özelliğine değindikten sonra bu kitabı yayınlamasındaki gereksinmeye vurgu yapıyor.
Bu alışılmış girişten sonra, okuyanı yaşanmışlığı ve içtenliğiyle ayakta bekleyen dizelerden oluşmuş şiirler karşılıyor. Şairin: “Aklarına/ Ak demedik/ Karalarına/ Kara/ Ondandır/ Bileklerimizdeki/ Yara” dediği “Kafiyeyle” adlı şiiri, tek sözcüklerle yapılandırılmış olduğu halde egemenlerle muhalifler arasındaki çelişkiyi resmediyor.
Burhan Öztürk’ün şiirlerinde uyak telâşına rastlanmıyor. “Dondurmacı” adını taşıyan şiirdeki: “Güzel çocuk/ Gök mavisi gözlerde/ O yaşlar niye/ Dondurmacının her geçişinde/ Annen parasız olacak değil ya” dizelerinde görüleceği gibi, imge şiirin bütününü kapsıyor.
Kitapta örnek oluşturulabilecek daha birçok şiir var. Ne ki Burhan Öztürk’ün düzyazıları da şiirlerindeki özellikleri taşıyor ve kitapta, günlük, küçük notlar ile anı parçaları olarak karşımıza çıkıyor. Onlar da içten ve hayatın yansımasından geldiği için insanın yüreğini sarsıyor.
Burhan Öztürk’ün kitabında dilbilgisi yanlışlarına, zaman zaman da umutsuzluğun izlerine rastlıyoruz. Ama bir ilk kitap olarak demeyeceğim. Ortaya koyduğu ürünler açısından gerçekten başarılı. Söylediği gibi, cezaevi kendisine bir okul olmuş. O nedenle de tekil yaşamın yansıttıkları genele ve nesnele dönüşmüş “Bitti” adlı tahliyeye ilişkin şiirinde: “Bak/ Geldim işte/ Hadi!/ Dokun ellerinle/ Boynuma sarıl/ Karıştır saçlarımı, kokla/ Aramızda/ Ne demirler var artık/ Ne düdük sesi/ Ne hasret” diyen Burhan Öztürk, inanıyorum ki bundan sonra bizi daha da yetkin ürünleriyle yüzleştirecek.
Ben Sözümü Söyledim (2008) Cezmi Yaşar Öztürk
1967-1997 yılları arasında dört şiir kitabı çıkaran Öztürk, 1942 Ağrı doğumlu. 1965 yılında Erzurum Üniversitesi Ziraat Fakültesi’ni bitirdikten sonra, özel ve devlet dairelerinde görev yapmış, 1995 yılında da emekliye ayrılmıştır.
Sone Yayınları’ndan çıkan yeni kitabında ”Şiir Pazarı”yla söze başlayan şair, şiir yarışmalarına da değindikten sonra, “Şiir Jürisi”nin memleketimizde olan işleyişini:
“Bilmişlerin en ustaları/ Bir alemdir masaları/ Hecelerden, mezelerden/ Seçerler en güzel mezeleri// Bilmişlerin çok bilmişleri/ Yuvarlak masa şövalyeleri/ Çektiler mi kılıçlarını/ Ölçer, biçerler dizelerini// Bilmişlerin en akıllıları/ Masadadır mühürleri/ Yol ağzında duracaksın/ Onlar verirler vizeleri.” dizeleriyle dile getiriyor.
Kitapta yer alan şiirlerin ortak özelliği ise, mizah. “İçimizden Biri” şiiri, toplumumuzda alabildiğine çok olduğu için hepimizin tanıdığı bir fotoğrafı:
“Yakalandı yalancı oldu/ Yakalanmasaydı sözünün eriydi// Yakalandı hırsız oldu/ Yakalanmasaydı alnının teriydi// Yakalandı hovarda oldu/ Yakalanmasaydı elinin kiriydi// Yakalandı yobaz oldu/ Yakalanmasaydı müritlerinin piriydi// Yakalandı mahkum oldu/ Yakalanmasaydı içimizden biriydi” dizelerinde olduğu gibi, yaşadığımız günün gerçeklerine uygun olarak ve alaycı bir yaklaşımla ortaya koyuyor. Çıkarları için bodurlaşan, iyi ve güzel kavramlarını yitiren insanların yüzlerini de “Eğik Baş” şiirinin: ”Kapı önü kırıntılardır/İşte umduğun nimet/ Söyle bir yağlı kemiğe/ Değer mi bunca mihnet// Sözüm sana değil karabaş/ Sen üzerine alınma/ Sen bir köpeksin/ Köpekleşeceksin elbet” dizelerinin kara mizahında görüyoruz.
Cezmi Yaşar Öztürk, halktan, emekten yana olan bir şair. Bu görüşün gereği olarak, şiirini anlaşılır ve yalın bir dille örgülüyor. İmgeyi, tek dizeye yükleme gibi bir yanlışı olmadığı için de şiiriyle okuyucuyu kucaklıyor.
Kitabın adını taşıyan son şiirinde, günümüzdeki kirlenmeyi, emek sömürüsünü; başka bir deyişle, tam da bugünkü halimizi ortaya koyduktan sonra sözünü: “Ben sözümü söyledim haydi bana eyvallah” diye bitiriyor. Öztürk gibi bir şairin, sözünün biteceğine inanmak istemediğim için, “eyvallah” sözcüğünü kullanmasında, bir üst dizedeki “sabah” sözcüğüne uyak yapmanın etken olduğuna inanıyorum.
Erguvanî Şiirler (2004) Ercüment Âsaf Yanıç
Mozaik Yayınları’nca yayınlanan ve tüm haklarının yazarına ait olduğu belirtilen kitaba, yine yazarı tarafından alıntı yasağı konmuş. Şöyle deniyor kitapta: “Yazılı izin alınmadan kısmen veya tamamen alıntı yapılamaz, hiçbir şekilde kopya edilemez. Çoğaltılamaz ve yayınlanamaz.” Basın yasası ve telif hakları, sayılan şeylerden çoğunun nasıl işleyeceğini zaten söylüyor. Geriye alıntı sorunu kalıyor. Peki o zaman sormak gerekir. Şair, bir yazara neden kitabını imzalayarak verir? Yazılı izin, kafa namusu olmayan bir insanda neyi değiştirir? İşin bir başka yanı da, şairin, kendinden başkasını potansiyel hırsız olarak görmesi. Bu da şairliğe yakışmaz.
Güngör Gençay
www.evrensel.net