MERCEK

  • Soru, son günler ve haftaların en popüler olanları arasında. En fazla gündeme getirenler ise hakim sınıf güçleri arasındaki güç dalaşını sistemin “güvenilirliği-inanırlığı” için tehlikeli bulan burjuva kurumların temsilcileriyle asalak gazeteci-yazarlar takımı.


    Soru, son günler ve haftaların en popüler olanları arasında. En fazla gündeme getirenler ise hakim sınıf güçleri arasındaki güç dalaşını sistemin “güvenilirliği-inanırlığı” için tehlikeli bulan burjuva kurumların temsilcileriyle asalak gazeteci-yazarlar takımı. Bunlar da en üstteki “bölünme”nin tarafları şeklinde karşı karşıya gelmiş bulunuyorlar. Özal’ın vurgun döneminden başlayarak sistemden ve Batı “fonları”ndan beslenen ve Türkiye’nin “demokratikleşmesi”nin AB-ABD ve ülkedeki en işbirlikçi tayfasının eliyle gerçekleştirileceğine iman getirmiş sağ-“sol” liberaller-döneklerin desteğindeki “siyasal İslam”cı din istismarcıları; bir tarafta militarist milliyetçi-şoven, cuntacı olanları, diğer tarafta “tozu dumana katarak” halkın çeşitli kesimlerini yandaşı oldukları kesime yedeklemek için “ülkenin ve milletin bütünlüğü”, “laiklik”, “inanç özgürlüğü”, “bölücülüğe ve şeriatçılığa karşı mücadele” söylemiyle tam bir çığırtkanlar takımı şeklinde çalışıyor, ardından da “Türkiye nereye gidiyor?” ikiyüzlülüğüyle “itidal savunusu”na soyunuyorlar.
    Soru, kuşkusuz halk kitlelerinin kendi istemleri için yürüttükleri mücadelenin işbirlikçi gericiliği zora düşürmesi nedeniyle ortaya atılmış değil. Bu mücadele henüz egemen sınıf ve temsilcilerini böyle bir şaşkınlığa itecek düzeyde değil. Olduğu kadarıyla da polis-jandarma kuvvetlerini devreye sokarak, saldırı ve yasaklarla önünü almaya, Newroz gösterilerine saldırılarda görüldüğü üzere kadın, çocuk, yaşlı-genç ayrımı yapmaksızın vahşi yöntemlerle dağıtmaya çalışıyorlar. Kürtlere, Alevilere, tüm uluslardan işçi ve emekçilere, hak talebinde bulunan emekçi gençliğine, kadınlara yönelik saldırı konusunda, egemen sınıf güçleri ve partileri arasında herhangi bir bölünme, bir didişme ve güç çatışması yok. Bu konuda, çok küçük nüans farklılıkları hariç anlaşma içindedirler. Irak Kürdistanı’na askeri sefer konusunda, saldırının daha uzun sürdürülüp sürdürülmemesi ötesinde aralarında tam bir birlik vardı. Newroz kutlamalarına katılanların üzerinden savaş uçakları uçurarak tehdit savrulmasında, ağzını her açışta “Kahraman silahlı kuvvetlerimize, en başta komutanlarımız olmak üzere şükranlarımı sunarım” diyen Erdoğan başta olmak üzere hükümet ile generallerin aynı yerde durdukları görüldü. Polis, Van-Hakkari-Cizre-Urfa gibi kentlerde göstericilere saldırırken “yardıma gelen” askeri kuvvetlerin kent merkezlerinde “zafer yürüyüşleri” yaptıklarını televizyon ekranlarından “dünya alem” seyretti. SSGSS saldırısına ve özelleştirmelere direnen emekçilerin “zalim” olarak suçlanmasına, bazılarının üzerine panzer sürülmesine ve coplanmalarına “nereye” sorusunu soran “zevat”tan hiçbiri karşı çıkmadı.
    Peki Kürtlerin, Alevilerin, tüm uluslardan ve inançlardan işçi ve emekçilerin, gençlik kitlelerinin çok temel politik-sosyal ve ekonomik talepleri karşısında “bir tek parti” gibi hareket etmekte sakınca görmeyen kurum, parti ve güçlerin, bazı temsilcilerince “Nereye gidiyoruz?” kaygısıyla dile getirilen kendi aralarındaki bu sert dalaş, nasıl oluyor da bu “açıklıkla” sürdürülebiliyor? Bu güç dalaşı sistem ve güçleri açısından bir yıpranma, güvensizlik yaratma riski de doğurmasına karşın, “taraflar”ın inatçı çabası neyi hedefliyor?
    Birbirini de koşullayan iç ve dış gelişmeler ve sorunların ağırlığı, egemen güçler arası çekişmeleri körüklerken, devlette etkin konumda olma ve devlet kurumlarını temsil ettikleri kesimlerin çıkarları başta olmak üzere kendi görüşleri doğrultusunda yeniden şekillendirme isteği, aralarındaki dalaşın sertleşmesine yol açmıştır.
    ABD’nin “Genişletilmiş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi”nin en önemli dayanaklarından birinin “ılımlı İslam” olması, dinci milliyetçilik ile milliyetçi dincilik öteden beri devletin ve başlıca kurumlarının “harcından” olsa da, militarist statükocuların emperyalizm işbirlikçiliğiyle emperyalizme peşkeş çekilmeyecek herhangi değer görmeyen AKP ve liberal destekçileri arasında bir etkinlik mücadelesine neden olabilmektedir.
    “Durmak yok yola devam!” şiarıyla ve “milletin iktidarı olduklarını” söyleyerek, devlet kurumlarını bu en pervasız işbirlikçiliğin hakim unsurları şeklinde yeniden düzenlemeye girişen partiye karşı, “geleneksel devlet”i bugüne dek esas olarak ellerinde tutanlar ve onların partiler, kuruluşlar, aydınlar ve “kitle örgütleri” türünden yedekleri, “tek çivi oynatmama” politikasıyla durmaya çalışıyorlar. Devlet örgütlenmesinde daha etkin rol oynamak isteyen AKP ve hükümeti, “sivil” üst bürokrasiyi bakanlıklar ve bağlı kuruluşlar kapsamında ele geçirmiştir. YÖK’ü, üniversiteleri, Hakimler-Savcılar Yüksek Kurulu’nu, yüksek yargı organlarını ele geçirme kavgası vermektedir. “Karşı taraf”ın itirazı buradan yükselmektedir. AKP’nin yaptıklarını kendi yaşamları için tehdit sayanların önemli bir kesimi de “aşağı”dan, küçük-orta tabakalardandır. Bunu kimi sermaye temsilcilerinin ve kimi liberal sağ ve ‘sol’ aydınların “küreselcilerle milliyetçiler arasındaki kavga” olarak tanımlamaları, mevcut “çatışma” açısından eksik kalmakla birlikte dayanaksız değildir. Açık ki, işbirlikçi büyük sermayenin politik-askeri, mali ve diplomatik temsilcileri arasında, “küreselcilik” adına Amerikan emperyalizmine uşaklık yapma konusunda bir çelişki yoktur. Çelişki, bunun kimin eliyle, “iktidar burçları”nı elde tutarak yapılacağı “noktası”ndadır. “Yukarı”da çekişenler açısından Kürt sorunu, demokratik siyasal özgürlükler, laisizm, iktisadi politikalarda öncelikler gibi temel konulara ilişkin tutumda, hakim olan ikiyüzlülük ve istismardır. “Laisizm ve şeriatçılık” en önemli istismar konularından biridir. Kitlelerin Sünni İslam eğitimine tabi tutulmasının kimin kumandasında sürdürüleceğiyle birlikte, dinin toplum yaşamında ve devlet yapısında daha etkin duruma getirilip getirilmemesi anlaşmazlık konusudur.
    AKP ve diğerlerinin “iktidar kavgası” halka karşı bir kavga özelliğinde olmasına rağmen, halkın şu ya da bu kesiminin, orta tabakaların ve küçük sermaye sahiplerinin yedeklenmesi açısından da oldukça “kırıcı”, sert, suçlayıcı, gerginleştiricidir. Devletin laik olup olmaması, ülkede demokratik siyasal bir sistemin yürürlükte olup olmaması, temel gereksinmeleri karışlayacak bir gelire sahip olup olmama esas olarak halk kitlelerinin yaşamını etkileyen sorunlar olmasına karşın, laiklik üzerine “cepheleşme”nin başını çekenler, antilaik, antidemokratik ve sömürüye dayanan sistemin savunucularıdır. Bunlar birbirlerini geriletmek, birbirlerine üstün gelmek ve böylece devlet örgütlenmesi ve toplum yaşamında etkili olmak için birbirlerini çetecilik, gericilik, din istismarcılığı, şeriatçılık, demokrasi kundakçılığı, işbirlikçilik ve hatta hainlikle suçlamaktan kaçınmamaktadırlar. Hükümet partisi örneğin, polis ve polis istihbaratını kullanarak, halka karşı kontra faaliyet yürütürken deşifre olan Susurluk, Şemdinli, Atabeyler, Sauna, Ergenekon gibi çetelerin kimi mensuplarını, “siyasal İslam”a karşı “laiklikten yana” olduğunu söyleyen aydınları, kimi Kemalist çevreleri susturmanın aracı olarak da değerlendirmek istiyor. Cuntacı geleneğe sahip, Kürt düşmanı, şoven, Türk ırkçısı diğerleri ise onu “şeriat devleti kurmaya çalışmak”la suçlayarak etkisizleştirmeye ve durdurmaya çalışıyorlar. Bunlar olurken, militarizmin baltasını elde tutan diğer bazılarının da, “ülkenin karşı karşıya bulunduğu kargaşa”yı gerekçe gösterip kendi konumlarını sağlamlaştıracak hamleler için malzeme biriktirmekte oldukları görülüyor.
    Bütün bunlar diğer yandan halk kitleleri arasında da, sermaye çevreleri içinde de tedirginlik ve güvensizlik etkeni olarak işlev görüyor. “Türkiye nereye gidiyor” sorusunu ortaya atmayan burjuva yazarı yok gibidir. TÜSİAD, “rejim krizi” uyarısıyla harekete geçti. “Uzlaştırıcılık misyonunu oynamak” üzere “öteki sivil toplum örgütleri”yle bir araya gelerek “itidal çağrısı yapmak” isteyenlerden geçilmiyor. Durumları ise gerçekten oldukça güvensiz. İstikrarsızlık giderek artacak, bunu biliyorlar. Ekonomik durum “nazik bir dönem”e girileceği yönünde daha fazla veri sunuyor.
    Birbirleriyle “didişen” sermaye güçlerinin tüm tarafları için “halk desteği”, halk kitlelerinin aldatılarak yedeklenmesi büyük önem taşıyor. “Millet iradesi”nden söz edenleri de, sözüm ona laiklik savunucusu olarak ortaya çıkanları da Türkiye işçi ve emekçilerinin desteğine ihtiyaç duyuyorlar.
    İşçiler başta olmak üzere halk kitlelerinin ise bunlardan hiçbirine yedeklenmeme ve “yem olmama”ları kesin bir zorunluluk oluşturuyor. SSGSS Yasa Tasarısı’na karşı sokaklara dökülüp taleplerini haykırdıkları gibi, dahası onu da aşan daha kitlesel mücadeleye ihtiyaç artmıştır. İşbirlikçi gericiliğin kendi iç gerginlik ve “çatışmaları”na alet olmamak, ancak onların tüm taraflarının etkisine girmeden, emekçi talepleri için mücadeleyi yükselterek sürdürmekle mümkün olabilir. Onların hiçbiri demokrasiyi, bağımsızlığı, antiemperyalizmi, laikliği ve çalışma-yaşam koşullarının iyileştirilmesini temsil etmiyor. 83 yaşındaki İlhan Selçuk’u gözaltına aldırıp adı tüm kontra örgütlenmelerin sorumlusu olmaya çıkmış bir “Ergenekoncu”yla yan yana yazmaya çalışanların “demokrasi savaşı verdikleri”ne inananlar da, “laiklik savunucusu” görünümünde militarist gericiliği ve şoven-ırkçı anlayışları güçlendirerek “statükoyu güçlendirme”ye çalışanların manevralarına kananlar da, sonuçları kendisini vuracak bir aldanma içindedirler. Bu aldanmadan kurtulmak ve kendi hakları için kolları sıvamak, ertelenemeyecek önemdedir.
    A. Cihan Soylu
    www.evrensel.net