GÖZLEMEVİ

  • İnsanımızın yaşam tarzını değiştirmek istiyorlar, gelişimini engellemeye çalışıyorlar, farklı düşünce ve eğilimlere yönlendirme gayretkeşliğine bürünüyorlar, inanç bağnazlığını körüklüyorlar, çıkarlara dayalı dolapları döndürüyorlar.


    İnsanımızın yaşam tarzını değiştirmek istiyorlar, gelişimini engellemeye çalışıyorlar, farklı düşünce ve eğilimlere yönlendirme gayretkeşliğine bürünüyorlar, inanç bağnazlığını körüklüyorlar, çıkarlara dayalı dolapları döndürüyorlar. Ammaaa… Oldum olası karışıklıkların, savaşların, terörün çözümsüzlüğünü yaşayan dünyamızda düşünce üretimine, bilgiye ve öğrenmeye yönelik istek, günbegün çoğalan bir biçimde artık kendini duyurmakta. İnsanlar, bir yandan siyasal hokkabazlıkları yaşarken, diğer yandan gerçeği arıyor; özgür düşünceye, bilgiye ve öğrenmeye yöneliyorlar.

    Kolaj da ne ola ki!
    Bursa’nın Nilüfer Belediyesi Başkanı Mustafa Bozbey, geleceğin “kültür-sanat, eğitim, bilim ve spor kenti” yapmak idealini, bu yıl ”Tiyatro ‘İyi’dir” sloganı altında “Nilüfer Tiyatro Festivali” ile pekiştirdi. Festival, geçtiğimiz çarşamba günü “Festival Kolajı”yla başladı.
    Kolaj, malûm Fransızca “yapıştırma” anlamına gelmekte. Yüzey üzerine cam, kağıt, basılı malzemeler, ayna, duvar kağıdı gibi nesnelerin yapıştırılmasıyla elde edilen resimsel bir kompozisyon tekniği olarak tanımlanıyor. Bu açıdan bakınca “Festival Kolajı da ne ola ki” diye düşünmedim değil doğrusu. İstanbul Devlet Opera ve Balesi’nin kolajıymış… Neyse!

    Kolajın ilk bölümü
    “Kolaj”ın ilk parçası olarak, Uğur Seyrek’in koreografisini yaptığı “Air”de Alkış Peker-Tülay Yalçınkaya çiftini izledik. 4 çift üzerine Mozart müziği ile başladığını bildiğim, sonra genişletildiğini duyduğum, 21 kişi ve 40 dakikalık tek perde bir eser olarak beynime oturttuğum, ancak festivalde küçük bir bölümünü izleyebildiğimiz “Air”de yaşamdan kesitler vardı. Kadın ve erkek ilişkileri; bir türlü çözülemeyen, dermanı olmayan, tutulduğumuzda bize sonsuz acı ve mutluluk veren, bilinç olgumuzu sıfıra indirgeyen aşk veee nefret… Bunlar vardı.
    Çiğdem İnan’ın öyküsünden yola çıkarak Berk Sarıbay’ın koreografisini yaptığı, Çiğdem İnan’ın Anlatıcı olarak da rol aldığı, dünden bugüne aşkı sorgulayan, kadını ve erkeği kurcalayan, insan olmanın kuyusuna inen, yaşadığımız çağa ve insanlığımıza eleştirel bir bakış “atfeden” eserde Berk Sarıbay, Alkış Peker, Ebru Cansız’ı alkışladık.
    Festival açılışının ilk yarısı, Beyhan Murphy’nin koreografisi ve rejisini, Mercan Dede’nin müzik direktörlüğünü yaptığı “Güldestan”dan “Fırtına ve Divaneler” başlığı altında sunulan bir bölüm ile sona erdi. Murphy’nin Orhan Pamuk’un ‘Öteki Renkler’ metninden yararlandığı eser, bu topraklar üzerindeki göç olgusunu ve göçebe ruh anlayışını geçmişin ve bugünün izleklerinden geçerek irdeliyordu. 2004 yılında 34 dansçıdan izlediğim ve esasında Beyhan Murphy’nin tiyatro, edebiyat, fotoğraf, ve sema gibi yan öğelerle beslediği “Güldestan”ı iç ses olarak Halit Ergenç banttan okudu.

    Veee ikinci bölüm: ‘Hüsn-ü Aşk’a dair’
    Arabistan’da Benî Mahabbet kabilesi... Gönülleri sevgiyle dolu insanların yaşadığı bu kabilede bir gece iki çocuk doğar. Kıza Hüsn, erkeğe de Aşk adını verirler. Büyüyünce Mekteb-i Edeb’de Molla-yı Cünûn’dan yalnızca aşk ve sevgi üzerine dersler okurlar. Bu dönemde Nüzhetgâh’ı dolanıp Feyz havuzunda kendi güzelliklerini seyrederler. Bir vakit sonra ayrı düşerler. Sühan, ikisinin mektuplaşmalarını sağlar. Aşk, ayrılığa dayanamayıp Hüsn’e talip olur. Lakin Hüsn’ün ailesi Aşk’tan Kimyâ’yı elde etmesini şart koşar. Aşk, bu uzun seyre çıkar; ama bu yol tehlikelerle doludur. Pek çok badireler atlatır. Yolculuğunun sonunda Kalp Kalesi’ne ulaşır. Burası, çekilen bütün sıkıntıları unutturacak kadar güzeldir. Aşk, burada harikûlade bir resim görür ve sevgilisi Hüsn’e kavuşur. Anlar ki Hüsn aslında kendi içindedir. Ve en nihayetinde Aşk, Hüsn olmuştur; Hüsn de Aşk...

    ‘Hüsn-ü Aşk’ı ilk kez izledim
    Şeyh Galip’in böyle özetleyebileceğim anlatısı, yani yüzyıllarca kulaktan kulağa, dilden dile dolanan Hüsn ile Aşk’ın öyküsü “kolaj”ın ikinci bölümünü oluşturuyordu. Aşk’ın Hüsn’e yolculuğunun simgesel öğelerle anlatıldığı bu aşk öyküsü koreograf Beyhan Murphy’nin elinde modern bir baleye dönüşmüştü. Daha önce izlemediğim için de hoş bir sürprizdi Nilüfer Tiyatro Festivali’nde “Hüsn-ü Aşk” ile karşılaşmam.
    “Hüsn-ü Aşk”ın taşıdığı imgelerle aslında oldukça ağır bir eser olduğu kuşkusuz bir gerçek. Gel gelelim, anahtar kavramları bildikten sonra izleyici çok şey öğrenebiliyor Murphy’nin koreografisinden. İlginçtir, kim ne kadar çok anahtar kavram biliyorsa o denli zevk alıyor izlerken.

    Sözcüklerle çizilen mintayürler
    Oyunda Hüsn, Aşk, Hayret, Gayret ve Sühan tek tek varlık kazanıp aşikar kılındı ve her şey müzik eşliğinde siyah ve beyazın hakim olduğu bir dünyada cereyan etti. Aşk’ın uzun ve mücadelelerle dolu bir seyre çıkması ve sonrasında yaşadıkları dile getirtildi. Sahnedeki şiirler bedende yaşam buldu.
    Özgün metni Kubilay Tunçer sadeleştirmişti ve iç ses olarak kendisi okuyordu. Şiirler esere farklı bir yorum kattı. Şeyh Galip’in sözcüklerle çizdiği minyatürdeki kahramanlar sahnenin dört bir yanında belirdi. Beyhan Murphy eseri fevkalade modern bir yorumla ele almıştı ve kesinlikle oryantalist bir tutuma sığınmamıştı. Gelenek ve modernlik arasında bir o yana bir bu yana salınan sahne dili, Rahman Altın’ın düzenlemesi elektronik tınılar ve doğa sesleri arasında renklendi.
    Şeyh Galip’in 18. yüzyılda yazdığı “Hüsn-ü Aşk”, tasavvufi bir mesnevî olmakla birlikte “güzellik” ve “aşk” kavramlarıyla temsil edilen, kadın ve erkek arasındaki aşkın bir soyutlamasıydı ve alegorik öğelerle bezenmiş gerçeküstü bir masal niteliğindeydi. Bir anlamda, Bursalı izleyicilerle birlikte içsel dönüşümü simgeleyen imgesel bir yolculuğa çıktık, varacağımız yere vardık.
    Özetlemem gerekirse, 7 Nisan akşamına kadar sürecek Nilüfer Tiyatro Festivali hiç kuşkum yok ki, günümüzde serumla yaşatılan Türk tiyatrosuna derman olacak bir etkinlik. Bu projeye baş koyan Nilüfer Belediye Başkanı Mustafa Bozbey gerçekten kutlanmayı hak ediyor.
    Kutlanmayı hak etmek…
    Ne ilginç değil mi?
    Kimileri tiyatro festivali düzenleyerek alkışlanmayı, kutlanmayı, hatta kutsanmayı hak ediyor, kimileriyse tiyatro binalarını yıkarak, yok ederek lanetleniyor.
    Hey gidi kavanoz dipli Türkiye’m hey!..
    (Bendeniz salı günleri de bu köşede “arz-ı endam” ediyorum. Bu salı buluşalım mı?)
    Üstün Akmen
    www.evrensel.net