ARASIRA

  • Bugünün üniversiteleri, bundan otuz kırk yıl öncesinin, toplumsal mücadelenin prestij sahibi öznelerini içinde barındıran üniversitelerinden pek çok açıdan farklı.


    Bugünün üniversiteleri, bundan otuz kırk yıl öncesinin, toplumsal mücadelenin prestij sahibi öznelerini içinde barındıran üniversitelerinden pek çok açıdan farklı. Ne eski üniversite ne de yeni üniversite adına üretilebilecek çok ideal bir tablo olduğunu düşünmüyorum. Ait olduğum kuşak itibariyle ancak bir kısmına doğrudan tanık olabildiğim bu geçmiş ile günümüz üniversitesini, birini diğerine açıkça üstün ilan etmeden karşılaştırmaya çalışacağım.
    Eski üniversitede öğretim üyesi, aynı zamanda bir toplumsal aydın olmak iddiasına sahipti. Sosyal bilimlerin ülkenin o gün için önemli görülen meselelerine açılmak, tartışmalarını üniversite yerleşkelerinin dışına taşımak yönünde bir çabası vardı. 1960’ların ve ‘70’lerin “kapitalizm mi yoksa sosyalizm mi?”, diğer bir ifadeyle “ABD mi yoksa SSCB mi, tam bağımsızlık mı?” kavgasının ardında yatan temel tartışma, Türkiye’nin az gelişmişliği sorunsalıydı. O yıllarda üniversiteli aydınların Türkiye’nin az gelişmişliği ve sınıfsal eşitsizlikleri hakkında ürettikleri eserler, sayıca az da olsa, toplumsal mücadele için bir referans oluşturabiliyordu. Üniversitenin teknik fakültelerinde çalışan mühendis hocalar da aynı sorunsalı paylaşıyorlar ve mühendislik mesleğinin toplum yararına nasıl daha iyi kullanılabileceği üzerine kafa yoruyorlardı. Onların önerisi, montaj sanayi ve lüks tüketimi terk ederek yerli teknoloji ve sermaye malı üretimine ağırlık verilmesi gerektiği yönündeydi.
    Üniversite öğrencilerinin de kendilerini halka bilinç ve hizmet götürecek birer toplumsal aydın olarak görmeleri alışıldık bir durumdu. Faşist saldırılara karşı militan sol mücadeleye katılan görece az sayıdaki devrimci öğrencinin yanında, sayıca çok daha büyük bir kesimi içinde barındıran sol öğrenci muhalefeti, üniversitede edindikleri bilgi ve beceriyi toplumun çıkarlarına hizmet edecek bir şekilde kullanmak düşüncesindeydi. Hocaların ve öğrencilerin topluma sunduğu reçeteler doğru veya yanlış olabilirdi, fakat dönemin ruhunu yansıtan temel eğilim, toplumsal mücadelenin ve tartışmanın bir parçası, hatta öncüsü olmak yönündeydi.
    12 Eylül faşizminin üniversite üzerinde çok yıkıcı etkileri oldu. Askeri darbe sonrasında yaşanan (1970’lerin faşist saldırılarıyla önceden gelen) aydın kırımı, üniversitelerin içini büyük ölçüde boşalttı. YÖK rejiminin kurumsallaşmasıyla birlikte üniversiteler, özerklik kavramının olabildiğince uzağında, emir komuta ile hareket eden birer devlet dairesine, hatta yaygın ifadesiyle birer kışlaya dönüştürüldüler. Üniversitenin maddi ve yasal anlamda altının boşaltıldığı bu dönemde, ‘78 kuşağı devrimcilerinin saygınlığına yaslanarak ayakta kalmaya çalışan ve aslında giderek daralan sol öğrenci muhalefeti karşısında, 1980’lerin yükselen ekonomisinin ve değerlerinin etkisi altında hareket eden çok geniş bir öğrenci kesimi buldu. Bu değerler onlara şunu söylüyordu: Toplumsal devrim, dönüşüm mümkün değildir; işini bilenler daha zengin ve daha mutlu olur ve belki toplum için yapılabilecek en büyük iyilik de bu düsturu herkese iyi belletmektir.
    Bu tarihe 1980’lerin ikinci yarısından itibaren ülkenin “elit” üniversitelerinden birinin içinde tanık olabildim. Türkiye ve haliyle üniversite adına pek çok fırsat kaçırılmadı değil. ‘90’ların hemen başındaki işçi hareketleri, çalışma haklarında kalıcı reformlara hizmet etmedi. Özellikle ‘90’ların başlarına damgasını vuran Kürt mücadelesinin yükselişi, temel yurttaşlık haklarında somut bir kazanıma yol açmadı. ‘90’ların ikinci yarısında kurulan legal sosyalist partiler, kentlerin varoşlarına nüfuz eden dirençli bir muhalefet örgütleyemedi; bireysel, sosyal ve kültürel haklarda bir kazanım elde edemedi. 12 Eylül’ün maddi ve manevi izleri silinmeden, nihai olarak Kürt hareketini ve kısmen İslami muhalefeti sindirmek üzere 28 Şubat kapıyı çaldı. Ve aslında bu tarihten itibaren zihinler iyice bulandı, ezberler bozuldu ve rejimin dostları ve düşmanları iyice birbirine karıştı. 28 Şubat’ın baskıcı karakteri, AB süreci reformlarının egemen olduğu 2000’lerin ilk yarısında hafiflese de temel vurgu noktası baki kaldı: Rejimin sahipleri ve kırmızı çizgileri bellidir; vatandaşlığın ve laikliğin yorumu üzerinden herhangi bir tadilat yapılamaz.
    Aslında bu yaşananları sadece kaçırılmış fırsatlar olarak sunmak tabii ki doğru bir analiz değildir. Çünkü bu mücadelelerin sonucunda -ki asli direnen unsur Kürtlerdi- Türkiye kamuoyu önceden görülmemiş ölçülerde bir açık fikirlilik kazandı. Bugün anadilde eğitim hakkı pekala tartışılabiliyor. Ermenilerin, Kürtlerin mağduriyeti pek çok insan tarafından kabul ediliyor. Devletin din ile Diyanet İşleri üzerinden kurduğu ilişki pek çok kişi tarafından garipseniyor ve başka dini gruplara karşı haksızlık olarak değerlendiriliyor. Feminizm, vicdani retçilik, farklı cinsel yönelimler konusunda duymaya ve tartışmaya hazırlıklı bir toplum var. Birkaç kuşak öncesine kadar hakkında tümüyle cahil olduğumuz bu konuların görünürlük ve meşruiyet kazanması, demokratikleşme yönünden önemli bir ilerlemeye işaret ediyor. Zihinler özgürleşiyor. Bu geri dönülmez değişim karşısında kendisini tehdit altında hisseden 12 Eylül-28 Şubat-27 Nisan rejimi, statükoyu ayakta tutabilmek için milliyetçiliğe ve militarizme giderek daha şiddetle sarılıyor.
    Tabii ki militarizm daha güçlü. Fakat değişimin yönü belli. Belki de sosyal haklarımız için mücadeleye yeniden başlayacağımız yer de burası. Ekonomi büyüse de büyümese de işsizlik üretiyor, kırsal kesim topraklarından boşalıp kentsel işsizler ordusuna katılıyor, sosyal güvenlik, sağlık ve temel eğitim haklarımız büyük şirketlere, sermaye gruplarına satılıyor. Bu yetmiyormuş gibi, tohumumuza, ormanlarımıza ve suyumuza dahi bugün büyük şirketler sahip olmaya çalışıyorlar. Bu gidişata dur diyebilmenin tek yolu, yetkiyi toplumsal muhalefetin yöneticilerine devretmeyen, gerçekten demokratik katılımcı bir mücadeleden ve tüm bu süreçlerin demokratik katılımcı denetiminden geçiyor. Peki, sosyal haklar için verilmesi gereken sürekli mücadelenin, halk adına yetkiyi devralan bir yönetici grup tarafından yerine getirilmesi mümkün değil ise, ihtiyaç duyulan bu demokratik katılımcı muhalefetin özneleri kimler olacak? Tabii ki farklı dilleri konuşan, farklı derecelerde dini itikatları olan, farklı cinsiyet gruplarına ait, farklı cinsel yönelimlere sahip insanlar. Yani, Kürtler, Türkler, başörtülü ve başörtüsüz kadınlar, ateistler, gayrimüslimler, Sünniler, kadınlar, erkekler, eş cinseller, işsizler, emekçiler ve diğerleri... Ve bu gruplardan birinin diğerini açık veya gizli iktidar ilişkileri altında ezip dışladığı hareketler, insanların hareketin kendisine yabancılaşması problemini aşamayacağı için daralmaya mahkum olacak. Dolayısıyla, hak mücadelelerinin tüm bu çeşitliliği, demokratik katılıma açık bir şekilde içinde barındırması artık bir zorunluluk.
    Buradan, bugünün üniversitesine geri döneyim. Üniversite üzerinde tüm bu gelişmelerin yansımalarını görmek mümkün. Toplumsal değişimin ve dönüşümün pek mümkün ve hatta istenir bir şey olmadığı, işini iyi bilen ve başaranların daha mutlu olacağı dersi, üniversiteli aydınlar ve öğrenciler tarafından iyi öğrenildi. Bunda yükseköğretimin finansmanının kısmen rekabete açılması, üniversite eğitiminin giderek daha ağır rekabet koşulları altında edinilen bireysel bir yatırım fırsatı haline dönüşmesi de etkili oldu. Bugün “üniversitenin toplumsal sorumluluğu” tamlaması bile kulaklara oldukça arkaik geliyor. Veya, günümüzde sınırlı finansman altında yürütülen profesyonel “toplumsal sorumluluk projeleri”ni akla getiriyor. Üniversiteler eğitim, bilim ve teknoloji politikalarının tartışılacağı yerler olarak kabul edilmiyorlar.
    12 Eylül’den günümüze uzanan çizginin, özünde milliyetçi ve militarist değerlerde buluşan bir üniversite eliti ve öğrenci kuşağı yarattığı da iddia edilebilir. 1980’lerden beri çeşitli ayarlamalarla kimi zaman İslamcı, kimi zaman laikçi versiyonları ön plana çıkarılsa da, milliyetçi ve militarist ortak değerlerde buluşan bir üniversiteli aydın kesimi yaratıldı. Muhalif öğrenci odaklarının sistematik olarak taciz edilmesi, Anadolu coğrafyasına ait dillerin üniversitelerde öğrenilmesinin mümkün olamaması, kampüs sınırlarından içeriye çoğu zaman başörtüsü ile girilememesi şeklinde göze çarpan standart uygulamaların kendi kendine gerçekleşmesi mümkün olmasa gerek. Bir anlamda, üniversite hem piyasacı hem de sekter ve dışlayıcı olmayı tercih etti.
    Fakat üniversitenin Türkiye’nin yaşadığı fikri özgürleşmeden payını almamış olması da mümkün değil. Ben yine de, egemen sistemin beklentileri doğrultusunda iyi eğitilmiş ve önemli ayrıcalıklara sahip kadrolu aydınları içinde barındıran üniversitenin, sırf bu ayrıcalıklarından ötürü, dışarıda yaşanan fikri özgürleşmenin gerisinde kaldığını iddia edeceğim. Tabii, bu varsayımın araştırmalarla da doğrulanması gerekir, fakat çeşitli kamuoyu araştırmalarına göre üniversiteliler arasında, mesleki alanın dar kapsamı dışında okuryazarlık oranının son derece düşük olduğu görülüyor. Bu, üniversitenin bir nevi cahilleşmesine işaret ediyor. Türkiye’nin ‘90’lardan 2000’lere uzanan çalkantılı ortamında, üniversiteli aydınların barış ve adalet adına söz söylemek, mücadeleye katılmak yerine, daha yaygın bir şekilde devleti korumak ve kollamak refleksiyle hareket etmiş olduklarını da gördük. Oysa ki teknoloji, çevre, eğitim, gelir, istihdam, cinsiyet, cinsellik vb. ilgili sorunlar etrafında, bilgi dünyasının ve rasyonel düşüncenin söyleyebileceği çok şey var. Toplumsal sorumluluk sahibi üniversite öğrencilerini, “toplumsal sorumluluk projeleri”nin ötesinde, üniversiteli olmayan akranlarıyla bir araya getirebilecek çok sayıda potansiyel üretim ve paylaşım alanı var.
    Sanırım çizdiğim manzara, üniversitelerin toplumsal sorumluluk üstlenmek adına hiç de parlak bir noktada olmadığını, bu konuda oldukça hazırlıksız olduğunu gösteriyor. Üstüne üstlük, onu böylesi bir sorumluluğa davet edecek yoğun bir toplumsal hareket, zorunlu bir kuşatılmışlık da söz konusu değil. Yine de yukarıdaki görüşümü tekrarlamak istiyorum. ‘90’ların 2000’lerin düşünsel açılımlarından üniversiteli aydın ve öğrencilerin etkilenmemeleri mümkün değil. Değişimin yönü belli. Üniversitenin önünde iki seçenek var: Ya bugün olduğu şekilde piyasacı ve dışlayıcı olmayı tercih edecek ve toplum değişirken o kendi dar görüşlü, yarı eğitimli uzmanlarını yetiştirmeye devam edecek; veya paylaşımcı ve kapsayıcı olmayı tercih ederek bu değişim sürecinin yöneticisi değil, fakat aktif bir öznesi olarak toplumsal aydınlanmaya hizmet edecek.
    * Doç. Dr. Boğaziçi Üniversitesi Çevre Bilimleri Enstitüsü
    Ali Kerem Saysel*
    www.evrensel.net