EMEK DÜNYASI

  • Bir “uzlaşma”dır, aldı başını gidiyor. Bir adım geri mi atılacak yoksa öne atılıp uzlaşılacak mı; uzlaşmayı kimle kim yapacak; kim suçlu ve kim önce geri adım atacak, nasıl uzlaşılacak?..


    Bir “uzlaşma”dır, aldı başını gidiyor. Bir adım geri mi atılacak yoksa öne atılıp uzlaşılacak mı; uzlaşmayı kimle kim yapacak; kim suçlu ve kim önce geri adım atacak, nasıl uzlaşılacak?.. Ortalık, “uzlaşma” sözcüğü ile bağlanan ibarelerden oluşan laf yığını ile doldu.
    Cumhurbaşkanı Gül’den İlhan Selçuk’a, Anayasa Mahkemesi Başkanı Kılıç’tan TÜSİAD Başkanı Yalçındağ’a kadar (girişimi TÜSİAD başlattı) her çevreden “uzlaşma” çağrısı yapılıyor. Arkalarından Türk-İş, Hak-İş gibi sendika konfederasyonlarını da sürükleyerek... Hatta Başbakan Erdoğan bile uzlaşma çağrılarını övüyor ve desteklediğini ilan ediyor. Baykal ve Bahçeli ise “asıl uzlaşmacı biziz. Ama önce uzlaşmayı bozan Erdoğan geri adım atsın ki biz de atalım” diyerek, şimdilik ayak diriyorlar.
    TÜSİAD HERKESİ
    KENDİ DAVASINA
    HİZMETE YEDEKLİYOR
    Ama bütün bu tartışmalar içinde; sınır ötesi operasyonların yarattığı iç ve dış politika gerilimlerinden üniversitedeki dinci, piyasacı yeniden yapılandırma saldırısına, Newroz’daki vahşetten yolsuzluklara, DTP’nin kapatılması için atılan adımlardan bölgedeki sıkıyönetimi çağrıştıran uygulamalara, devlet içindeki çete organizasyonlarının nerelere uzandığı, Sosyal Güvenlik ve Genel Sağlık Sigortası (SSGSS) Yasası’na, ekmeğe zamdan iş güvencesizliğe, emekçilerin işsizlik ve yoksulluğun altında ezilmesi, “küresel kriz”in Türkiye’yi de vuracağı ihtimalinin her geçen gün büyümesi, uluslararası tekellerin ve emperyalist güç odaklarının bunu fırsat için kullanma hazırlıkları, işçi sınıfı ve emekçilerin yeniden ayağa kalkma çabalarının içeriden ve dışarıdan vurulması gibi pek çok en önemli gündem konuları bu laf yığınının altında kalmaktadır.
    Düzenin egemenlerinin olup bitenden kaygıya kapılması normaldir elbette. Çünkü bu kavgalar düzenlerine, sistemlerinin işleyişine sorun yaratmaktadır. Onlar sistemlerinin yenilenmesini mümkün olduğu kadar patırtısız yapmak istiyorlar. Hatta, bu “uzlaşma” çağrılarının bizzat kavga eden güç odakları tarafından da yapılması normaldir; hatta zorunluluktur. Örneğin Gül’ün, Erdoğan’ın, Toptan’ın; “sorunları uzlaşmayla çözelim” demeleri de normaldir. Çünkü, kimisi gerçekten, kavganın bu aşamasında “uzlaşma”nın kendi kliği lehine olacağını, kimisi de toplum karşısında politika icabı böyle görünmeyi kendi davası için yararlı görebilir.
    Burada anlamsız, daha doğrusu anlaşılmaz olan, sendikaların ve konfederasyonların başında bulunan, bulundukları makama emek mücadelesinin savunuculuğunu, sözcülüğünü yapsın diye seçilmiş sendikacıların ve çeşitli emek örgütlerinin yöneticilerinin “uzlaşma”, “sağduyu” çağrıcısı olarak yeldir yepelek ortalığa düşmüş olmalarıdır. Ya da kendilerinin kamu görevi yaptığını iddia eden “gazeteciler”in, bilim insanı unvanı taşıyan kişilerin, bir muhabbet tellalı kıvraklığı ile “uzlaşıcılık” teorileri üretmeleridir. Amaç da TÜSİAD’ın başlattığı bu “uzlaşın” çağrısına herkesi yedeklemektir.
    KÜRTLERİN VE EMEKÇİLERİN BAŞI ÜSTÜNDEN
    ‘UZLAŞMA’ İSTENİYOR
    Emek ve demokrasi mücadelesi cephesinde yer alanlar için öğretici olacak bir “İngiliz öyküsü” var. Öyküyü şöyle özetleyebiliriz. Evin beyefendisi ile hanımefendisi kavga edince hizmetçi(ler) paniğe kapılırmış. Çünkü sonunda beyefendi ile hanımefendi “uzlaşır”mış; cezalandırılan da hizmetçi olurmuş!
    Aslında bu örneği toplum bazında da genişletebiliriz. Gerçek de böyledir. Egemen sınıfın çeşitli fraksiyonları birbiriyle kapışınca; uzlaşma, eğer ezilen sınıflar bu çatışmalardan da yararlanıp bir devrimle egemen güç odaklarını de çiğneyip geçemezse, (bir devrim durumunda yukarıdaki İngiliz öyküsünün sonu farklı olur) genellikle; ezilenlerin, sömürülenlerin daha çok sömürülmesi, ezilmesi üstünden bir barışla, “uzlaşma”yla sonuçlanır. Bütün bu çatışmanın her alandaki faturası da halkın, emekçilerin üstüne yıkılır.
    Bunun ilk belirtileri de ortaya çıkmıştır. Önceki gün Meclis’teki muhalefet partilerinin (DTP dışındaki) genel başkanlarını ağırlayan Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün, Baykal ve Bahçeli’ye, onlar; “İç politikaya hiç değinmedik. Sadece Kayseri mantısı yedik. Tatlı da çok güzeldi” deseler de, “Terörle mücadeleyi zayıflatacak iç siyasi gerginliklerden uzak durulmalı. Kaosa meydan verilmemeli” diye “uzlaşma”nın milliyetçi politikacılara dayandığını gösterdiği bir gerçek.
    İkinci bir somut uzlaşma önerisi de piyasacı bir iktisat Prof’undan geldi: “İlk uzlaşma, Meclis’teki SSGSS’nin çıkarılmasında olmalı” diye buyuruyor Prof. Dr. Deniz Gökçe!
    Aslında bu iki öneriyle; “uzlaşma”nın hedefi de büyük ölçüde tarif edilmiş oluyor: Birinci öneri; “Kürtlere karşı sınır içi ve ötesinde sürdürülen operasyonların arkasında birleşmeliyiz, bu mücadeleyi zaafa uğratan çatışmalardan kaçınmalıyız” denmektedir. İkincisi ise; “Emekçiler karşısında, TÜSİAD-IMF programından taviz verecek bir parçalanmaya fırsat vermemeli; tersine, burada birliğimizi güçlendirerek patronlara, egemen güç odaklarına, uluslararası sermaye güçlerine güven vermeliyiz” denmektedir. Nitekim TÜSİAD’ın önceki gün yaptığı; “Hükümetin SSGSS’de geri adım atmaması” çağrısı da bu Prof’un “uzlaşma” adımı çağrısıyla birleşiyor.
    EMEK VE DEMOKRASİ
    GÜÇLERİ ‘TARAF’TIR
    Açıktır ki; yukarıdaki “İngiliz öyküsü”ndeki hizmetçinin konumunda olan Kürtler ve emekçilere karşı bir uzlaşmadır istenen. Hem sınıflar mücadelesinin uluslararası deneyleri, hem de Türkiye’nin yakın geçmişinde olanlar göstermektedir ki; egemen güç odakları arasındaki her kavganın faturası ezilenlere, sömürülenlere çıkarılmıştır. Çünkü, kendi aralarında birleşen egemen güç klikleri; aralarındaki birlikten doğan gücü, emekçilere, halka yöneltmiştir. Dolaysıyla böyle durumlarda “sağduyu”, “uzlaşma”, “birlik bütünlük” demek; emekçiler karşısında, halk karşısında, sömürülenler karşısında egemenlerin birlik bütünlüğü demektir. Bunu bilmek için sendikacıların, emek örgütlerinin yöneticilerinin “ulema” olması gerekmez.
    Peki öyleyse egemenler arasındaki çatışmada, emek ve demokrasi güçleri “tarafsız” mıdır?
    Elbette ki demokrasi güçleri, egemen kliklerin birbiriyle çatışmasında birinin yanında yer almaz, ama “tarafsız değil”dir. Burada kendi demokrasi güçleri kendi tarafında yer alır. Bugün, demokrasi ve emek güçlerinin kendi tarafları ise bir uzlaşma çağrısı yapmak değil, bu çatışmanın yarattığı ve sistemin ortaya çıkan zaaflarından yararlanarak, çatışanların ne için çatıştığını göstermek, durumu gerçeklerin teşhiri bakımından değerlendirmektir. Dahası, bu sürecin yaratacağı imkanlardan ülkenin demokratikleşmesi, yoksulluk ve işsizlikten, gelecek güvencesizliğinden kurtulma mücadelesini ilerletmek için yararlanmaktır. Başka bir söyleyişle egemen güçler arasındaki çatışma, halkın kendi iktidar mücadelesinin ilerletilmesine dayanak yapıldığı, mücadelenin ilerletilmesi için taktikler geliştirildiği ölçüde halk için, emekçiler için anlam kazanır.
    ÇATIŞMANIN YARATTIĞI ‘BOŞLUK’TAN
    YARARLANMAK
    Örneğin Kürt sorununun demokratik çözümü, laisizmin yeniden ele alınıp ayakları üstüne oturtulması, üniversitelerin, yargının, yeniden yapılandırılmasına demokratik bir muhteva kazandırmak, Anayasa’nın demokratik bir içerikte hazırlanması, özgürlüklerin genişletilmesi, emeğin haklarının korunması ve halkçı bir ekonomik programın hayata geçirilmesi için piyasacılığın, IMF-TÜSİAD programına son verecek bir yöneliş için emek ve demokrasi güçlerinin harekete geçirilmesi için ortaya çıkacak her imkandan, bu çatışmanın ortaya çıkaracağı “boşluklar”dan yararlanmak, bugün son derece önemlidir.
    Aksi halde burjuva TÜSİAD’ın, IMF’nin ve sermaye kliklerinin oyuncağı olan bir politik salıncakta salınıp durulur.
    İhsan Çaralan
    www.evrensel.net